Kanı üzerinde kurumuş cesetler: Dersim katliamına dair yakın çevremden çok şey dinlemiştim, ancak annem hep susmuştu, sanki o yılları o hiç yaşamış gibiydi... Biz de sormuyorduk, daha doğrusu bize o cesareti vermiyordu... Sonra ne oldu bilmiyorum ama babamı kaybedince her şey değişti ve annem geçmişi dillendirmeye başladı... Geçen yaz anlattığı hikâye çok sarsıcıydı. 1930’ların sonu...Annem ve anneannem Elazığ’dadır. Haber gelir, şu meşhur katliam, anneannemin Dersim’deki köyüne de ulaşmıştır. Kadıncağız yanına küçük kızı Hanazur’u (Nüfus memuru Halazur yazmış) alır, önce şehirdeki tren istasyonuna giderler. Katliamdan sağ kalanların bir bölümü trenlerle başka illere gönderilmektedir. Anneannem vagonlarda kardeşlerini arar, bulamaz... Derken Dersim’deki köylerine doğru yola çıkarlar... Köye vardıklarında bütün evler yanmıştır, hiç kimse yoktur... Yanlarında onlara eşlik eden bir yerli, bazı köylülerin yukarıdaki büyük mağaraya sığındıklarını, askerler çekildikten ve katliam sona erdikten sonra bile hâlâ korkudan orada kalmaya devam ettiklerini söyler... Yamaca tırmanırlar, mağaraya ulaştıklarında anneannem kız kardeşiyle karşılaşır... Sevindiği kadar üzülür de... Kardeşinin hâli o kadar perişandır ki. Erkek kardeşi mağarada değildir. Askerlerce öldürülüp, uçurumdan dereye atılan cesetlerden söz edilir... Anneannem dere kıyısına iner. Dayanılmaz bir koku ve sinek uğultusu vardır. Kanları üzerinde kurumuş üst üste cesetlerin içinden kardeşini arar. Bir süre sonra dayanamaz ve yere yığılır.

Hikâye bittikten sonra, bu anıları neden yıllarca bizden sakladığını sordum anneme. Beni şaşırtan bir cevap verdi: “Eskinin acısı sırtında yük olur. Bildiklerin kin ve nefrete dönüşür. Nefret insanı ağırlaştırır, ilerleyemezsin. Hayat sürüyor, çocuklarım benim acılarıma takılmadan sürüp gitsin istedim.”


» Geçmişi değil geleceği sevin:
 2013 yılına giriyoruz... Ve Türkiye’de 2013 yılında neler olacağını tahmin etmeye çalışan, bu konuda bir projeksiyon çizen sadece astrologlar...2013 yılından, 2014’ten daha ileriki yıllardan neler bekliyoruz, ne yapmak istiyoruz, kendimizi nerede görmek istiyoruz, bu konularda konuşan pek yok... Çünkü geleceği konuşmayı seven bir toplum değiliz biz. Bu nedenle gelecekle hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki kuramıyoruz. Toplumsal geleceği düşünmek ve tasarlamak, naif bir genç kız hülyalanması gibi algılanıyor, biraz hafif ve gereksiz bulunuyor, küçümseniyor, ciddiyetinden şüphe ediliyor...

Türkiye toplumunun gelecekle ilişkisindeki bu arızanın esas sebebi ise annemi korkutan şey, geçmişe bağlılık, geçmişin acılarını hatırlamak, kazımak, tekrar tekrar konuşmak... Geçmişi konuşmak da lazım hesaplaşmak da... Ancak bunun ayarının bu kadar kaçırılması bu kadar her şeyin önüne geçmesi enerjimizi çalıyor ve bizi yavaşlatıyor.


» Amerikan iyimserliği:
 Bu nedenle buradayken Amerika’ya dair en çok özlediğim şey iyimserlik ve çocuksuluk. Çünkü iyimserlik biraz çocuksuluk yani naiflik gerektiriyor. İyimser olup geleceğin daha iyi olacağını düşünmek ise topluma güç veren, motive eden, üretkenliğini arttıran bir şey.

O nedenle bıktım sizin 28 Şubat’ınızdan, Kemalizm’inizden, Osmanlı’nızdan, Kenan Evren’inizden, PKK’nizden, 12 Eylül’ünüzden , Özal’ınızdan , Kürt sorununuzdan ve Anayasa’nızdan. Bu unsurlar artık tarih olsun, her gün ülkenin gündem masasına taze bir ana yemek gibi servis edilmesin. Geçmişi suçlamanın, şikâyet etmenin, mağduriyetlerinizi ballandıra ballandıra anlatmanızın şimdiye faydası yok, en azından bir noktadan sonra yok... Hızlı davranın ve çözüm geliştirin, buna gücünüz varUnutun ve ileriye bakın, buna da gücünüz var... Yeri geldiğinde hiçbir şey olmamış gibi davranın, affedin, buna daha daha gücünüz var. Zaten intikam duygusundan böyle kurtulursunuz. Öteki türlü annemin dediği olacak, yeni kuşaklar geçmişin acılarına takılacak. Yani yeni kuşaklar sizin siyasi mirasınızdaki iğrenç anıların yükünü taşıyacak, zaman kaybedecek... Ne olur, geçmiş kuşakların saçmalıklarıyla yeni kuşakların geleceğini ipotek altına almayın...



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis

  • Abone ol