CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, katıldığı bir televizyon programında, “CHP genel başkan yardımcısı olarak Dersim’de acı duyan herkesten bin kere özür diliyorum…” deyince kıyamet koptu.

En sert (hem de hakaretamiz) tepkiyi (Baykalcı hizipten) eski CHP Milletvekili Şahin Mengü gösterdi: “Sen hangi hakla CHP adına özür dilersin; sen kimsin şerefsiz!..” Bu, şimdilerde CHP’de yaşanmakta olan ideolojik çatışma ve saflaşmanın herhalde en sivri ifadesiydi.

CHP saflarındaki demokratik sol / sosyal demokrat eğilimlilerle Kemalist eğilimliler (kendilerine “ulusalcı” diyen laikçi milliyetçiler) arasındaki ideolojik mücadele yeni değil; köklerinin 1970’lerin başlarına kadar uzandığı söylenebilir. Rahmetli Bülent Ecevit, askerî vesayetçiliğe ve (“dine saygılı laiklik”ten söz ederek) laikçiliğe karşı bayrak açmış, işi 1976 programıyla partiyi “demokratik sol” olarak tanımlamaya kadar vardırmıştı. Ne yazık ki, Ecevit’in arayışı 1980’lerin ortalarında kurduğu kişi partisi (“ne demokratik, ne sol, ne de parti” olan) DSP ile fos çıktı.

CHP’nin, siyasi geleneğini Kemalist kimliğinden kurtarıp demokratik sol / sosyal demokrasi doğrultusunda dönüştürme arayışı, 1980’lerde Sosyal Demokrasi Partisi’nin kuruluşuyla canlandı. Bu parti (12 Eylül askerî yönetiminin “sadık muhalefet” partisi olarak kurdurduğu) Halkçı Parti ile birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını alacaktı. Arayış, 12 Eylül’de kapatılan CHP’nin 1992’de Deniz Baykal liderliğinde yeniden açılışında dahi uç verdi. Ama CHP’nin kısa süre sonra askerî vesayetçiliğe, (İslam’ı irtica ile özdeşleştiren) laikçiliğe ve asimilasyonculuğa bağlılığı tazelediği görüldü. Arayış, SHP’nin 1995’te CHP’ye katılmasıyla tümüyle ölecekti.

Hatırlatmama izin verin: Ben 1993 yılında bir süre, CHP’de söz konusu dönüşümün olabileceği umuduyla, Sayın Baykal’ın daveti üzerine, danışman olarak CHP’de çalıştım; yeni parti programını tartışan komisyonda bulundum. CHP’nin 6 oku korumasını, ama (“Özgürlük, Eşitlik, Demokrasi, Laiklik, Dayanışma, Reformculuk” olarak) yeniden tanımlamasını, herhalde ilk ben önerdim. Komisyonda gördüklerim beni, CHP’de dönüşümün imkansız olduğu sonucuna götürdü. Sekiz ay geçirdikten sonra veda edip basına döndüm.

CHP’yi demokratik sol / sosyal demokrat yönde dönüştürme arayışının Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa seçilmesinden sonra yeniden canlandığı söylenebilir. Ne var ki anamuhalefet partisi olarak CHP’nin bugünkü gündemi, giderek otoriterleşen, keyfileşen, yozlaşan ve kibirlenen Erdoğan yönetimine karşı verilen özgürlük ve demokrasi mücadelesine öncülük etmek.

Bu yüzyılın ilk on yılında “vesayetçilik geriliyor; Kemalizm’in otoriter yönleri daha iyi görülüyor, demokratik mutabakata doğru gidiliyor…” diye düşünülmeye başlandığı dönem çoktan geride kaldı. AKP’nin “milli iradeye kumpas” safsatasıyla hukuk devletini tepelemeye kalkışmasının, “milli orduya kumpas” safsatasıyla askerî vesayetçilerle ittifaka girmesinin Kemalizm’e yeni enerji kazandırdığı görülüyor. Atatürk kültü, bu kez Tayyip Erdoğan etrafında örülen “kişiye tapma” kültüne karşı yeniden canlanıyor. (Geçen gün Erasmus programıyla gelen bir yabancı öğrencim, hayretler içinde soruyordu: “Niye her yer Atatürk resimleriyle dolu?.. Niye bayrakların üzerinde bile Atatürk resmi var?..)

Bugünün ortamında CHP’den beklenebilecek en büyük hayır, ayrımsız tüm yurttaşların temel hakları; ifade, örgütlenme, inanç özgürlükleri; hukuk devleti; kuvvetler ayrılığı; yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü için mücadele vermesi. Bu bağlamda, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi yerleştireceğine inandığı bir anayasa taslağı ortaya koyup bütün gücünü bu pusulanın peşinde seferber etmesi.

  • Abone ol