Türkiye 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca çok – partili düzen görünümü ardında dizginlerin otoriter Kemalizm’e bağlı asker ve sivil bürokrasinin elinde olduğu vesayet rejimiyle yönetildi. 12 Eylül askeri müdahalesi vesayet rejimini mutlak kılarken, 1980’lerde piyasa ekonomisine doğru adımlar giderek güçlenecek medya baronlarını doğurdu.

1990’larda medya, hükümetlerle patronaj ilişkileri kuran Doğan ve Sabah gruplarının tahakkümü altına girdi. Bunların biri dönemin hakim partilerinden ANAP’la, öteki DYP’yle yakınlık kurdu. İki grup kimi zaman (medya çalışanlarına karşı) kartel kurdu, kimi zaman yoğun bir rekabete girdi. Fakat ikisi de esas olarak askerin sözünü dinledi ve PKK’nın silahlı isyanı ortamında gerek sansür, gerekse otosansür baskılarıyla Kemalist politikalara destek verdi. Kürtlerin talepleri terörizm ve bölücülük, dindarların talepleri “irtica” denip ana akım medyadan büyük ölçüde dışlandı. Kemalist tabuları sorgulayanlar ya ağır hapis cezalarına çarptırıldı ya da yargısız infazlara uğradı. Askerin 1997’de medya ile işbirliği yaparak Refahyol hükümetini istifa etmek zorunda bırakması, askeri vesayet dönemindeki güç ilişkilerinin bir özeti gibiydi.

Ne asker, ne de medya patronları bütün gayretlerine rağmen İslamcı RP’nin devamı olan “muhafazakar demokrat” AKP’nin 2002’de iktidara gelmesini önleyemedi. AKP iktidarı, ilk iki döneminde AB ipine sarılarak ülkeyi zenginleştirdi ve özgürleştirdi. Bu sayede halkın büyük desteğini kazanıp askeri - yargısal darbe girişimlerini bertaraf etti; askeri fiilen denetim altına aldı. İfade ve basın özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar da azaldı; Kemalist tabular yıkıldı. Askerin siyasi rolü, Kürtlerin asimilasyonu, otoriter laiklik, Ermeni katliamları ve diğer temel konular tartışılabilir oldu.

Ne var ki, Başbakan Erdoğan, ikinci iktidar döneminden başlayarak, medyanın güçlü bir iktidar aracı olduğu bilinci ve hükümete yönelik eleştirilerin bastırılması amacıyla, “dükkan sahipleri” dediği patronlara yönelik havuç (ihale ve sair avanta) ve sopa (vergi cezası) taktikleriyle medyayı denetim altına almaya yöneldi. Medya üzerinde iktidar baskıları AKP’nin üçüncü döneminde giderek arttı. İfade ve basın özgürlüğünün genişliği, muhakkak ki, cezaevlerinde bulunan gazeteci sayısıyla ölçülemez. Bugün cezaevlerinde bulunan gazeteci sayısının sadece 7’ye inmiş olması, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, Türkiye’yi basın özgürlüğünün en geniş olduğu ülke kılmıyor. Bugün ifade ve basın özgürlüğünün başlıca kısıtları şunlar:

Medyanın önemli bir bölümü iktidara yakın işadamları tarafından satın alındı ve hükümet emrine verildi. Bir kısım medya patronu da vergi müfettişleri aracılığıyla hizaya getirildi. Halkın vergileriyle finanse edilen TRT ve AA hükümetin borazanı yapıldı. Muhalif görüşlü yazar ve çalışanlar buralarda barınamaz hale geldi. Erdoğan’ın “bela” ilan ettiği sosyal medyaya çeşitli kısıtlamalar getirildi, getirilmekte. Erdoğan yönetiminin 17 / 25 Aralık Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasına konu olmasından sonra baskılar arttı. Gazetecilere karşı açılan davalar çoğaldı. Baskılar Zaman ve STV yönetimine yönelik, hiçbir inandırıcılığı olmayan davalarla üst boyuta ulaştı. Askeri vesayet döneminde TSK’nın geliştirdiği akreditasyon (toplantılara sadece makbul medya organlarının kabulü) uygulamasını şimdi AKP iktidarı tatbik ediyor.

AKP iktidarı medyanın büyük bir bölümünü kullanarak kamuoyunu yoğun bir şekilde manipüle etmekte. Seçmenlerin karar verirken doğru ve yeterli bilgi sahibi olduklarını söylemek mümkün değil. Medya özgür değilse, 4. Kuvvet işlevini yerine getiremezse demokrasi işlemez. Her şeye rağmen var olmayı sürdüren eleştirel medya, otoriterleşmeye dur denebilmesi için başlıca umut.

  • Abone ol