AK Parti iktidarları geride kalan 12 yılda hiçbir şey yapmadıysa, heyecanlı zamanlar geçirmemizi sağladı. Bunu bürokratik tahakküm odaklarının Bizans dehlizlerinde pişirilmiş envai çeşit oyununa, kumpasına direnerek yaptı. Hafızamızı yoklayalım. MGK toplantılarında sergilenen seçilmiş siyasetçiye ayar verme teşebbüsleri. Başbakanın eşini Çankaya Köşkü'ne sokmama şarlatanlığı. Şehit cenazelerini siyasî malzemeye çevirme çabası. Cenaze törenlerinde bakanlara sözlü ve fiilî saldırılar. AK Parti'den eşinin başı kapalı bir Cumhurbaşkanı seçtirmeme uğruna yapılan, ordunun organize ettiği cumhuriyet mitingleri. 27 Nisan 2007'de ordu tarafından verilen muhtıra. Meclis içtüzüğüne ve Anayasa'ya takla attıran 367 rezaleti. Milleti askere cevap vermek üzere sandığa koşturan 2007 Temmuz seçimi. Danıştay baskını ve cinayeti. 2008'de İktidar partisine kapatma davası. 2010 referandumu ve bürokratik vesayet sistemine indirilen ağır darbe. 2011 seçimi. Kışladan darbe yapma alanı daralınca sokaktan darbe yapma teşebbüsü olarak Gezi kalkışması. Polis- savcı- yargı- medya ayaklarıyla 17- 25 Aralık yolsuzluk soruşturması kılıflı darbe teşebbüsü. Ve daha saymadığım birçok heyecan verici olay.

Olaylar biriktikçe ve demokratik siyaset tüm taarruzların üstesinden geldikçe tüm demokratlarda yeşeren umut: Nihayet bürokratik tahakkümü geride bırakıyoruz, bir daha canlanmamak üzere tarihe gömüyoruz. Gerçekten öyle mi? Bürokratik tahakküm sistemi tamamen çöktü mü? Tekrar güneş yüzü görmemek üzere mezara defnedildi mi? Bu konuda çok iyimser konuşanlar var. Bunların bir kısmı artık 'Yeni Türkiye'nin kurulduğunu ve darbelerin, bürokratik vesayetin geride kaldığını, bürokratik tahakkümcü zihniyetin maziye ait olduğunu söylüyor. Doğrusu ben de aynı fikirde olmak isterdim, ama olamıyorum. Kötümser olduğumdan değil, 80 küsur yıllık bürokratik vesayet sisteminin yapılanmasıyla ve zihniyetiyle 3- 5 senede ortadan kalkabileceği görüşünü çok inandırıcı bulmadığımdan. Kuşku yok ki bürokratik vesayet geriletildi, ama bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yere seril(e)medi. Kuvvet dengeleri değişti ve askerin merkezinde olduğu vesayetçi odaklar ve zihniyet bir adım geri çekilip, hareketsiz kalmaya başladı. Ama cansız düşmedi. Bekliyor. Eminim, uygun bir ortam bul(un)duğunda bütün haşmetiyle ortaya çıkmayı özlüyor, bekliyor. Ayrıca, yeni bir bürokratik vesayet teşebbüsü de 2 Şubat 2012 MİT baskınından beri gündemimizde. Bu iddiaları ispatlamak için son günlerde yaşanan iki olaya işaret edebilirim. Genelkurmay Başkanı'nın 30 Ağustos kokteylinde sarf ettiği sözler ve Yargıtay Başkanı'nın 1 Eylül'deki adlî yıl açılış töreninde yaptığı konuşmanın şifreleri.

GKB çözüm süreciyle ilgili olarak kırmızı çizgilerinden bahsetti. Çizgiler aşılırsa gerekenin yapılacağını söyledi. Biz asker memurlar değişti zannediyorduk ama anlaşılan bazıları hâlâ alıştıkları yerdeler. Siz kimsiniz ki, politikacıyı çiğneyip, kırmızı çizgi koymaya tevessül ediyorsunuz? Amiriniz olan politikacılar emreder, siz yaparsınız. Bundan memnun değilseniz istifa edip gitmeniz gerekir. Neden bu şerefli davranışa yönelmek yerine üniformaların arkasına sığınıp siyasetçiden rol çalmaya çalışıyorsunuz? Sonra, kırmızı çizgileriniz aşılırsa ne olacak? Darbe mi yapacaksınız, savaş mı çıkaracaksınız? Gerekeniniz neyse onu hangi hakla ve hangi ahlâkî ve demokratik zeminde yapacaksınız?

Yargıtay Başkanı'nın konuşması da evlere şenlikti. Çelişkilerle ve ezberlerle doluydu. YB bir iki iyi cümle de sarf etti ama verdiği ana mesaj 'biz yargı memurlarına kimse dokunamaz' idi. Yargı memurlarının bağımsızlığına çok vurgu yaptı, fakat bağımsızlığın ne olduğundan pek haberdar gibi görünmedi. Bağımsızlığa bürokrasinin kendi içinden gelebilecek ve şu sıralarda fiilen bir örneği yaşanmakta olan müdahaleleri tamamen bir tarafa bırakıp sadece politikacıların müdahalelerinden dem vurdu. Tarafsızlığı tamamen es geçti. Bakın, 25 Aralık soruşturması kapandı. Polis, savcı, hâkim üçlemesi yapan bir yapılanma kapalı devre bir operasyon başlatmış. Kararlar, nöbetler izlenerek, hatta, suç işleyerek, nöbetçi olmadıkları zamanlarda bile, hep aynı hâkimlere aldırtılmış. Savcılar polis şeflerinden talimat alarak harekete geçmiş. Şefler ise bürokrasi hiyerarşisinde hiç yeri olmayan bir başka kişiden talimat almış. Başka soruşturmalardan ortaya çıkan bilgiler gösteriyor ki, polis şefleri 'kabineyi emniyette toplamaya', bakanların ve hatta başbakanın bileğine kelepçe takmaya yemin etmiş. Bütün bunlarda bir problem yok mu? Yargıtay Başkanı emniyet ve yargı bürokrasisindeki otonom yapılanmadan habersiz mi? Böyle bir yapılanmanın olduğu bir yerde yargının bağımsızlığından bahsetmek yargıyı celladımız olmaya davet etmek anlamı taşımaz mı? Sonra, politikacının halka hesap verme yolları var, ya yargıçların? Yargı memurları istihdam etmekle toplum kendini gönüllü olarak köleliğe mi sokuyor? YB milletten yetki aldıklarını söylüyor. Ne zaman ve nasıl aldınız? Millet yetkiyi istismar ettiğinizde ne yapacak, sizi nasıl denetleyecek ve cezalandıracak? Bu konularda bir fikriniz, işe yarar bir öneriniz var mı?

Bürokratik tahakküm - vesayet sistemi ve geleneği bitti diyenler, GKB'nın ayak üstü söylenmiş cümlelerine ve YB'nın üzerinde epeyce çalışıldığı anlaşılan sözlerine bakarak, bir kere daha düşünseler iyi ederler.

  • Abone ol