Tam rakamı hesaplamak zor; ancak liseyi bitirene kadar ortalama ellinin üzerinde öğretmenin önüne sıra sıra diziliyoruz.

Bu kadar öğretmen arasında haliyle-tavrıyla ve yaptıklarıyla unutamadığınız, hayatınıza ve geleceğinize katkılarından dolayı kendinizi borçlu hissettiğiniz kaç tanesi var? Benim hiç yok. Hatırladıklarım hep dayaklarının türüne ve şiddetine göre, en unutulmayan şiddet sahneleri ve üstelik suçsuz yere. Yumrukla dövenler, tokat atanlar, parmaklarınızı çiçek yapıp cetvelle vuranlar, tekmeleyenler ve en çok da arkadaşlarınızın önünde hakaretleriyle izzet-i nefsinizi ayaklar altına alanlar. Hep düşünürüm: O kadar öğretmen arasında neden bana yepyeni bir pencere açan, sergilediği kişiliği ile rol-model oluşturan biri çıkmadı? Benim şanssızlığım mı? “Hayatta mucizeye yer yoktur” derler. Yine de insanın başına gelebilecek yegâne mucize, iyi bir öğretmenle karşılaşmak imiş. Ehil bir el size dokunuyor ve bütün hayatınız, geleceğiniz bir anda değişiyor. Mucize zaten böyle bir şey değil mi? Ben böyle bir mucizeyle hiç karşılaşmadım, “karşılaştım” diyen bir Allah’ın kuluna rastlamadım. Sınıflarda her an sizi azarlamaya ve tahtaya kaldırıp bir güzel dövmeye hazır bir gardiyan bekliyordu. Bu kadar şiddet ve zorbalık arasına sıkışan tarih, edebiyat ve fizik gibi dersler de doğal olarak sevimsiz hale geliyordu. Bilgiyi derslerden değil, kendi çabanızla çevrenizden ve kitaplardan öğreniyorsunuz, okuldaki disiplinden sağlam bir kişilik değil, arsızlığı ve dalavereyi öğreniyorsunuz. Bazı engelleri aşmak çok zor, bir şeyleri öğrenmek değil, sürekli size “senden adam olmaz” diyen kocaman öğretmenleri haksız çıkartmaya çalışmak gerçekten çok zordu.

Türkiye’de eğitim hep büyük kavgaların ve lafların arasına sıkışıp kaldı; bugün devlet okullarında şiddetin nispeten azalmasına rağmen ne işe yaradığını eğitimin amaçlarına göre kimsenin açıklayamadığı saçma-sapan disiplin törenleri devam ediyor. Cumhuriyet “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefini eğitimin sırtına yüklemişti. Öğretmenler galiba bu ağır yükün altında ezildi, asli işlerini yapamaz hale geldiler ve bizler de eğitim sisteminin kurbanları olarak epeyce örselenmiş vaziyette toplumun bir üyesi haline geldik. Kendi adıma tekrarlıyorum: Kendimi borçlu hissettiğim, hayır ve minnetle andığım tek bir öğretmenim bile olmadı. “Öğretmenlik kutsal bir meslektir” diyorlar, maalesef ben o kudsiyeti kendi üzerimde hiç tecrübe edemedim.

Liseyi bitirdiğim ve en son saçımın uzunluğu yüzünden müdürden yediğim dayaktan sonra geçen 42 yıldan sonra, devlet okullarında şiddetin epeyce azaldığını gözlüyorum. Eğitimin kalitesinde de iyileşme var. Fark, milli eğitim düzeninin, öğretmenlerin formasyonunun değişmesinden değil, özel okulların sayısının artmasından kaynaklanıyor. Özel okullar kendi aralarında rekabet ettiler; devlet okulları da aralarında açılan mesafeyi uzun süre gizleyemediler. Devlet okulunda öğretmen daha fazla maaş alıyor, özlük hakları daha sağlam; yine de özel okul öğrencisinin aldığı eğitimle devletteki arasında dağlar kadar fark var. Bu fark sadece özel-kamu farkından ibaret değil. Özel okullar, bu işi bir hizmet ve muhabbet meselesi olarak görenlerin sırtında yükseldi. Yepyeni bir öğretmen modeli oluştu ve yaygınlaştı. Yeni nesil gençler bir değil onlarca mucize ile karşılaşmaya başladı. Türkiye, son on yıllarda aşağıdan yukarıya emek ve sevda ile yoğrulan tedrici bir eğitim reformundan geçti. Sonuç: Devlet okulları ile özel okullar arasındaki uçurum büyüdü.

Hizmet aşkıyla yoğrulan bu eğitim çabası yurtdışına açıldı ve dünyaya yayıldı. Bugün artık Afrikalı çocukların bile hiç unutamayacakları öğretmenleri var. Bu çocuklar bugün karşılaştıkları mucizenin eseri olarak yirmi yıl sonra ülkelerinin kaderini değiştirecekler. Onlara kin ve kıskançlıkla engel olmaya çalışan iktidar sahiplerini ise yarın ne Afrika’da ne de Türkiye’de hiç kimse hatırlamayacak.

Milli Eğitim Bakanlığı, dünyanın her yerine devlet okulu açacakmış. Gönderecekleri arasında sizce hafızalara yerleşecek bir öğretmenin yer alma ihtimali var mı?

  • Abone ol