Bu soru felsefi gibi görünse de aslında siyasetin özüne ilişkin ve iki temel tür cevabı içeriyor. Birinde dünya, yani dünya siyaseti çatışmanın, uzlaşmazlığın olduğu alan olarak tanımlanıyor. İkincisinde ise uzlaşmanın mümkün olduğu, çatışmanın kaçınılmaz olmadığı anlatılıyor. İlkini savunanlar devletlere mutlak ve/veya görece güçlerini arttırma çağrısında bulunuyor, ikincisine inananlar işbirliğini teşvik ediyor.

Çatışmanın, daha doğrusu çıkar çatışmasının kaçınılmaz olduğunu söyleyenlerin çıkış noktasında ya insan doğası var ya da devletler sisteminin yapısı. İnsan doğasının kötü olduğuna inananlar devletlerin de insanlar gibi hareket edeceği varsayımından hareketle herkese dikkatli olma çağrısında bulunuyor. Anarşik bir sistem içinde yaşadığımızı düşünenler, daha doğrusu sisteme açıklayıcı değişken olarak bakanlar, devletler üstü bir otorite bulunmadığı için bizi bizden başka kimsenin korumayacağına hükmediyor.

***

Çatışmanın kaçınılmazlığına, dolayısıyla da çatışmaya her an hazırlıklı olmaya, çatışmadan kaçınmak için yapılacak şeyin gücünü arttırmaya dayandığına inananlara öğretide “Realistler” deniyor. Çatışmanın kaçınılmaz olmadığını, devletler arasında işbirliğinin mümkün olduğuna inanlara da kabaca “Liberaller” adı veriliyor. Her iki grubun da kendi içinde farklı okullar ve dallar tabii ki mevcut. 

Bazı liberaller çatışmasızlığa ve belki ebedi barışa giden yolun demokratikleşmeden geçtiğine inanıyor, bazılarıysa ticaretten ve devletlere arası ilişkileri düzenleyecek kurumsal yapıların kurulması gerektiğinden. Realistlerin çözümü güç dengesinin korunması. Eğer her devlet kendi güvenliğini arttırmak için çaba harcarsa sonunda dengenin oluşacağını düşünüyorlar, ama hala çözemedikleri paradoksları da var.

Doğal olarak dünyaya, dünya siyasetine farklı açılardan bakanlar da mevcut. Feministler, Post-modernistler, Gramsci ekolünden Marksistler, İnşacılar, siyaseti aidiyet üstünden okuyanlar önemsememiz gereken şeyler söylüyorlar. Liberallerin, özellikle de Realistlerin anlatılarının temel varsayımlarını sorguluyorlar.

Fakat Türkiye’deki ana akım tartışma çatışma/uzlaşma ekseninde kilitlendiği için yukarıda karikatürünü çıkartarak özetlemeye çalıştığım iki ekolün yaklaşımını anlamak bizim açımızdan daha önemli. Çünkü her şeyden önce bu iki yaklaşım bize tartıştığımız “paradigmanın” Türkiye’ye münhasır değil, evrensel olduğuna işaret ediyor.

Realist açıdan baktığımızda çıkarları ihlal edilen, beklentileri karşılanmayan tek ülkenin Türkiye olmadığını, herkesin çıkarlarının ihlal edilebildiğini, dünya siyasetinin anlayış birliğine değil güç mücadelesine dayandığını görebiliyoruz. Yapmamız gerekenin de gücümüzü arttırmak olduğunu anlayabiliyoruz.

***

Bunu anladığımızdaysa dünyaya daha farklı biçimde bakmamız, oyunları kurallarına göre oynamamız, özcü söylemler yerine esnek stratejiler benimsememiz gerektiğini fark edebiliyoruz. Biraz daha derine inersek gücümüzü arttırmanın yolunun etkilemekten geçtiğini, davranışını değiştirmeye ya da aklını kontrol etmeye çalıştığımız aktörün anlam dünyasına hitap etmemiz gerektiğini görebiliyoruz. 

Etkilemenin, etki üretmenin de bazen liberallerin öngördüğü gibi işbirliği, demokratikleşme ve uluslararası normlara uyumla olabileceğini, yumuşak denen gücün, ikna kabiliyetinin en az askeri güç kadar önemli olduğunu sezebiliyoruz. Daha da ileri gidersek iki ekolün aslında birbirinin alternatifi değil tamamlatıcısı olduğunu, bize söyleyecek çok şeyi bulunduğunu algılayabiliyoruz. Dünya siyasetini anlamlandırabilmek için olay ve olgu kadar teori de gerekliymiş diyebiliyoruz…

  • Abone ol