BM Genel Kurulu’nun 73. Döneminin açılışı için New York’a giden KKTC Cumhurbaşkanı, müzakerelerdeki unvanıyla Toplum Lideri Mustafa Akıncı geçtiğimiz hafta Genel Sekreter Antonio Guterres ile görüştü, Kıbrıs sorununun çözümü için Türk tarafının hazır olduğunu bir kez daha muhatabına iletti. Rum tarafının açık uçlu görüşmeler konusundaki ısrarının aslında çözüm istememek anlamına geldiğini vurguladı. 

Çıkan haberlerden Genel Sekreter’in henüz yeni bir tur görüşme için inisiyatif alıp almayacağının belli olmadığı, Özel Temsilcisi Jane Holl Lute’nin kendisine sunacağı raporu beklediği, 15 Ekim’de de kendisinin Güvenlik Konseyi’ne bir rapor sunacağı anlaşılıyor. Beklenti çözüm çabalarının kısa süre içinde canlanmayacağı yönünde. Sorunu yakından takip edenler var olan statükonun değişmeyeceğini düşünüyor.

***

Aslında şartlar da çözüme müsait değil. 1999-2004 döneminden farklı olarak ne Türkiye’yi, ne de Kıbrıs Türklerini harekete geçirebilecek bir siyasi zemin mevcut. Türkiye için AB üyeliği gündemden düştü, bu “blokla” olan ilişkiler bambaşka bir düzeleme taşındı. Türk tarafının Annan Planı’nın gerisinde bir çözüme, hatta toprak düzenlemeleri dikkate alındığında buna bile razı olması imkansız.

Eğer Rum tarafı Kıbrıs Türkleri ile Türkiye arasında bir kopuş bekliyorsa, bu da mümkün değil. Türkiye’de ekonomik kriz var diye ya da başka bir nedenle Kıbrıslı Türklerin Rum tarafının dayatacağı çözümü kabul edeceklerini düşünmeleri anlamsız. Çözümün muhtemel parametreleri o kadar çok tartışıldı ki artık kimseyi adil olmayan bir çözüme, evini, malını, mülkünü terk etmeye ikna edemezler.  

Akıncının geçtiğimiz günlerde hatırlattığı gibi 1960 Cumhuriyeti’nin 1963’de fiilen çökmesinden beş yıl sonra gerçekleşen Denktaş-Klerides görüşmelerini başlangıç noktası alırsanız 50 yıl, yok eğer 1977 Doruk Anlaşması’nı dönüm noktası olarak alırsanız sorun 41 yıldır müzakere ediliyor. Bu iş ya adil bir şekilde ve ayrılık hakkını da tanıyacak bir biçimde çözülsün ya da bugünkü statüko toprak ayarlamaları, bazı özgürlüklerin tanınmasıyla sabitlensin. 

Belirsizlik istikrarsızlık yaratıyor. İstikrarsızlık beklenmedik krizleri tetikliyor. Krizler Kıbrıslılara da, bize de, Akdeniz’in zaten son derece hassas ve kırılgan olan güvenlik dengelerine de zarar veriyor. Toplumlar ve ülkeler arası gerginlikler üçüncü taraflara göz ardı edemeyecekleri fırsatlar yaratıyor. Gereksiz ittifaklar, kutuplaşmalar ve çatışma tetikleyici unsurlar oluşuyor. Sınırların belirsizliği, doğal kaynakların geleceğine ilişkin ihtilaflar tarafları sertleşmeye zorluyor.

Yakın geçmişte bunun örneklerini çok gördük. Daha eskilerde de Rum tarafının yanlış hesaplarının nelere mal olduğu konuyu takip edenlerin malumu. Heinz Richter’in kolay okunan Kıbrıs tarihini 2009’a kadar anlatan kitabında Makarios’un 1962 Kasım ayında gerçekleştiği Ankara ziyaretinde kendisine verilen mesajları nasıl yanlış anladığı, Londra ve Atina’daki iktidar değişikliklerinden ne gibi hatalı sonuçlar çıkarttığı uzun uzun anlatılır.

Sonuç hepimizin bildiği kutuplaşma, 1963 sonundan başlayan ve 1974’de Türkiye’nin etkin müdahalesine yol açan süreçtir. Makarios küçük sorunlardan büyük sonuçlar çıkartmasa, 1959-60 Antlaşmalarını oldubittilerle ihlal edebileceğini, ihlallere de Türkiye’nin İngiltere ve Amerika baskısıyla karşı çıkamayacağını varsaymasaydı, belki şu an dünyanın bir Kıbrıs sorunu olmayacak, 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti yaşayacaktı.

Ama ne yazık ki sorun baştan itibaren yanlış yönetildi. Tarihin akışına zaten ters bir oluşum 1950’lerin sonlarının özgün koşullarında kurulmaya ve yaşatılmaya çalışıldı. İyi niyet olsaydı, Rum tarafı Türkleri baştan itibaren egemenlik paylaşımı anlamında eşit ortak olarak görseydi, adanın Türkiye’nin algısındaki ve stratejisindeki yerini idrak etseydi belki her şey farklı olurdu. Fakat olmadı, belli ki bundan sonra da olmayacak, idrak gerçekleşmeyecek.

***

Artık bizim de, Kıbrıslı Türk ve Rumların da, dünyanın geri kalanın da bu gerçeği görmesi gerekiyor. Denenecekse bir kez daha denensin. Teker bir kez daha icat edilmeye çalışılsın. Sanki 1950’lerden bu yana hiç görüşme yapılmamış, var olan müktesebat anlam ifade etmezmiş gibi davranılsın. Yeter ki müzakereler için çerçeve çizilsin, sil baştan değil kalınan yerden başlansın. Takvim verilsin. Olmuyorsa da, ayrılığın parametrelerinin masaya yatırılacağı söylesin.

Bunu sadece ben değil aklı başında olan, bölgenin istikrarını, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözümünü, iki toplumun barış içinde bir arada yaşamasını arzu eden herkes yıllardır istiyor. Zamanında Uluslararası Kriz Grubu da yazdı, başkaları da söyledi. 1964’den bu yana ayrı yaşayan iki toplumu, 1974’den bu yana da iki farklı devlet çatışı altında olan iki ülkeyi anakronik beklentilere kurban etmeyelim. Birleşemiyorlarsa ayrılsınlar…

  • Abone ol