Bakü’ye giderken “İdlib’te olmaya mecbur değil mahkumuz” demişti. Dün de “Ortaya çıkan büyük insani krizi önlemek için sahada aktif müdahale dahil her yolu deniyoruz. Talebimiz rejimin saldırılarını sona erdirip gözlem noktalarımızın gerisine çekilmesidir. Rusya insani hassasiyeti kabul etmek istemiyor. Gözlem kulelerimizi kuşatanlara verdiğimiz süre doluyor” dedi. 

Bu sözlerin anlamı, dünden itibaren sayacak olursak üç günün sonunda İdlib’te askeri harekatın başlamasıdır. Başlamama şartı nedir? Suriye askerinin Soçi mutabakatında belirlenen sınırlara çekilmesi ve şu anda kuşatma altında bulunan 7-8 TSK gözlem noktası çevresinin boşaltılması. Yani, Suriye rejiminin geldiği noktadan geri dönmesi… Krizin derinleştiği yaklaşık bir aylık sürede İdlib’in yarısını ele geçirdikten sonra bunu yapmaları ihtimal dışıdır. TSK’nın askeri harekatını ihtimal dahiline sokan da bu geri adımın imkansızlığıdır. 

Peki Türkiye’nin adım atmaktaki sıkıntısı nedir? Bunu da Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle cevaplayalım: “En büyük sıkıntımız hava sahasını kullanamıyor oluşumuz. Yakında bunun da bir hal ve çaresini bulacağız. Diplomatik kanalları kullanıyoruz.”

Diplomatik kanallardan kasıt eğer ABD ile sürpriz bir anlaşma değilse, Rusya ile verimsiz gitmekte olan heyetler arası görüşmeler olsa gerek. Bir de Almanya Başbakanı ile Fransa Cumhurbaşkanı’nın önerisiyle Rusya’yı 4’lü masaya oturtma girişimi… Putin bu girişimi püskürttü ve şimdi bu kanalın işleyebilmesinin tek çıkar yol O’nu İstanbul’a getirtebilmek. Kesin olmayan ama ihtimal dahilindeki tek üst düzey temas bu görünüyor. Bir anlamda Putin, Türkiye’nin masaya Avrupa ile oturmasını reddediyor ve hala Türkiye’nin başına bela olan Astana sürecini ayakta tutmak istiyor. 

Diplomasinin sonuç üretmekten uzak olmasından daha endişe verici olan ise sahada Türkiye ile Rusya’nın çatışıyor olmasıdır. Suriye görünümlü Rus saldırıları sonucunda 16 şehit verdik, devamında da ÖSO’nun düşürdüğü Rus İHA’sına karşılık ANKA modeli bir insansız hava aracının düşürüldüğü haberleri geldi. Sahadaki asıl mesele ise Suriye’nin karadan, Rusya’nın ise havadan -ve karadan- ilerlemeye devam etmesi… Bir anlamda Türkiye’nin dayandığı Soçi mutabakatı sınırlarının fiilen anlamını yitirmesi…  

Erdoğan’ın askeri harekattan başka seçenek görmemesi açıktır ki bu tablonun sonucudur. 72 saatin sonunda düğmeye basacağını ilan etmesi eğer gerçekleşecek olursa 5 Mart’taki Putin görüşmesi öncesinde mevzi kazanmak olabilir. Ama bu plan aynı zamanda Rusya ile de çatışmak mecburiyetinde olmak gibi bir paradoks içeriyor. Cumhurbaşkanı bunu da gördüğüne göre Cumartesi’den itibaren bir yandan sahada bir yandan masada veya telefonda çok yoğun bir süreç başlıyor demektir. Eğer Erdoğan’ın söylediği hava sahası meselesini halledebilirsek… Bir paradoks da burada çünkü hava sahasını bizim uçuşlara yasaklayan da Rusya…

Başa dönelim… Erdoğan’ın dediği gibi Türkiye İdlib’te bulunmaya mahkumdur. Her şekilde değilse de bir şekilde bulunmaya mahkum çünkü zaten bir milyonu sınırımıza dayanmış üç milyona varabilecek yeni bir göçmen problemiyle karşı karşıyayız. Rusya bunu umursamıyor, Suriye de hepsinin çekip gitmesini umuyor. Böyle büyük bir problemimiz var ve çözümün diplomasiyle sağlanması şüphesiz en iyi sonuç olur. 

Ayrıca, İdlib krizinin Türkiye’yi tatmin etmeyecek şekilde bitmesi Suriye dosyasının devamında da kayıpların süreceği anlamına gelir ki bugüne kadar ödenen bedeller düşünülürse böyle bir şeyin ne kadar can acıtıcı olacağı aşikardır.

  • Abone ol