Bir demokraside yaşamanın ve hukuk kurallarına tabi olmanın herkes için kaçınılmaz basit bir sonucu vardır: Her durumda bu kurallara uymayı, bağlılığı ve onlarla muamele görmeyi kabul etmiş sayılırız. Kanunlara bağlı olmak bir tartışma konusu değildir; ilaveten, geleneklere ve ortak ahlaka bağlılık da kuşatıcı ve sınırlayıcı bir çerçevedir. Bilhassa siyasetçiler, bürokratlar ve seçimle gelen veya seçilmişler tarafından atanan bütün kamu yöneticileri için kural budur. Kanunlara bağlı olmak ve ortak ahlakla sınırlanmak. Yolsuzluk ve usulsüzlükten uzak durmamak bir suçtur; bununla birlikte görevin gücünden yararlanarak çıkar, avantaj ve nüfuz devşirmek de aynı anlama gelir.  

Neden? Çünkü, kamu yönetiminin mantığı gereği toplum, en düzgün ve ahlaklı insanları seçip, devleti onların idare ettiğini varsayar. Görevi ne olursa olsun kimsenin yoldan çıkmasına göz yumamaz, balığın baştan kokmasına müsaade edemez. Kamu idaresinde yaşanacak en küçük yozlaşmanın ülkeye kötülük bulaştıracağı, ülkeyi gerileteceği ve değersizleştireceği kabul edilir ki tamamen doğru bir kabuldür.  

Utanma duygusu ve toplum denetiminden korkmak demokrasilerin yazılı olmayan kuralıdır. Ne yazık ki yazılı kuralları unutmak, yazılı olmayan kurallara saygıyı da bitirdi.  

Oysa gelişmiş ve gelişmemiş demokrasilerde bu kural bazen yüksek, bazen düşük standartta uygulanır. Yolsuzluk yapan veya adı yolsuzlukla, kuralsızlıkla anılan siyasetçiler, kamu yöneticileri ve bürokratlar sistemden tasfiye edilirler. Çok gelişmiş bir demokrasi sayılmayız ama Türkiye’de de bu kural bir zamanlar işlerdi. Bırakın adı yolsuzlukla anılan bir ismin görevine devam edebilmesini, bazen haksız yere böyle işlere bulaşanlar bile zarar görür, devam edemezdi. Denetim hiçbir zaman mükemmel olamadı ama siyasetçilerde, bürokratlarda ‘yakalanma korkusu’ hep vardı. Medyada haber olmak, adının ortalıkta dolaşması veya insanların kendileri hakkında olumsuz kanaat edinmeleri ürkütücü bir şeydi. Çekinirlerdi, dikkat ederlerdi. Çoğu kez de adı kötü işlerle anılan isimler siyasete devam edemez veya bürokraside ilerleyemezdi. Demokrasinin ruhunda var olan bu denetim gücü eksik de olsa işlerdi. Yani, toplumu kandıran, bilgi saklayan, nüfuz kullanan, yakınlarına iltimas sağlayan, sistem üzerinde baskı yapan, yolsuzluğa bulaşan; hasılı yozlaşan kim olursa olsun, çoğunlukla oradan ileri gidemezdi.  

Bu, kamu yöneticilerinde mutlaka olması gereken; hem toplum hem de kendi yararları için gerekli bir korkudur. Korku kaybolmuşsa yozlaşma önlenemez boyuta varmış demektir. Pervasızca yozlaşabilmek, her türlü denetim karşısında dokunulmaz hissetmek, kimsenin yazamayacağına emin olmak, yanılıp yazan olursa da onu türlü yaftalarla pişman etmek duygusu bir felakettir. Kişi için de ülke için de… 

Bugün aşırı derecede şımaran ve sınır tanımayan insanların var olabilmelerinin sebebi yozlaşmanın koruma altına alınmasındandır. En ağır ithamların bile kimseye zarar vermediğini gören, bunu kendi yanlışı için referans kabul ediyor. Diplomasız terfi, adrese teslim ihale, sorgusuz sualsiz harcama, eşe dosta iltimas, bir bürokrat kalemiyle sağlanan avantajlar ve artık kapalı kapılar iyice kalınlaştığı için türünü, şeklini bilemediğimiz daha birçok şey bu zeminde normalleşiyor. Normalleştikçe de yozlaşma kara bir bulut gibi ülkenin üzerine çöküyor.  

Unutmayalım ki başaramayan, gelişemeyen, huzur bulamayan ülkelerin ortak özelliği yozlaşmış olmak ve bilhassa da yozlaşmaya kayıksız kalmaktır. Kendi kendini üreten ve destekleyen ve de toplumu kayıtsızlığa mahkum eden kötülük kadar ürkütücü bir şey yoktur. Daha fazla çürümeden bu yanlış gidişten, bu uğursuz yoldan dönmek zorundayız. 

  • Abone ol