Önümüzdeki süreci en güncel olandan başlayarak anlatmak için, bu haftaki iki gelişmeyi önümüze koyacağız. Birincisi Başbakan’ın AKPM’de yaptığı konuşma. İkincisi ise Merkez Bankası’nın geçen yılsonunda başlayan yeni para politikası ve bu politikaya hem yurtiçinden hem de yurtdışından giderek yükselmeye başlayan eleştiriler.

Bu iki gelişmenin de bir sonuç olduğunu söyleyelim öncelikle. Başbakan’ın Strasbourg konuşması, seçimler yaklaşırken “içeriye” dönük bir çıkış olarak anlatılıyor ama bence seçim olmasaydı da bu konuşma olacaktı. Bu tür çıkışlar belki Başbakan’a özgü üslup sayesinde öne çıkıyor ama üslubu bir kenara koyacak olursak, bu konuşma, Türkiye’nin hem Avrupa’da hem de küresel sistemdeki yeni yerini yansıtan bir çıkıştır.

Merkez Avrupa deyince şimdiye değin, ağırlıklı olarak Fransa ve Almanya anlaşılır ve bu iki kurucu ulus-devletin rekabeti, Avrupa’nın en önemli ekonomik ve siyasi dinamiği olarak öne çıkardı. Alman ekonomisi ve Fransız siyaseti, Anglosakson egemenliğinin karşısında, İkinci Dünya Savaşı sonrası Kara Avrupası’nın belki tek direnç noktası olarak kaldı ama bu iki devlette, aynı zamanda, ABD hegemonyasını tamamlayan, enerjiden, finansa kadar dünya ekonomisini belirleyen süreci inşa ettiler. Doğu’nun, Japonya dışında, hiç olmayacağı varsayımına dayanan bu denge yakın zamana kadar korundu. Bu üç önemli güç, bütün bu süreçte, hem birbiriyle rekabet etti hem de ‘zor durumlarda’ birbirlerini kurtardılar.

Örneğin 1995’te AB ekonomisini ayakta tutan Almanya ve Japonya baş aşağı giderken imdada yetişen ABD oldu. ABD’de yapılan ‘Ters Plaza’ anlaşması, doların değerini Mark ve Yen karşısında yükseltiyor ve hem Japonya’ya hem de Almanya üzerinden Avrupa ekonomisine zaman kazandırıyordu. Ancak kazanılan yalnız zamandı. Bu operasyonlar, yalnızca 2008 krizini öne çekmeye yaradı. Ama bütün bu süreçte dünyanın üretim dengeleri de hızla değişiyor ve üretim batıdan doğuya kayarken batıda hızlı ve karşılığı olmayan bir finansallaşma başlıyordu. ABD’nin Irak işgali ve buradaki siyasi yenilgisi, patlayan finans balonlarıyla birleşince, ABD ve Merkez Avrupa dengesi yerle bir oldu. Şimdi görünen yalnız ekonomik kriz ama daha derinde çok ciddi bir siyasi kriz var.

Merkez Avrupa’nın tarihsel-siyasi yapıcısı olan Fransa bu krizin merkezi. Sarkozy’in temsil ettiği De Gaulle’cu ve eski sömürgeci anlayış aslında çoktan bitti. Ama bu tür geçiş dönemlerinde, esaslı bir siyasi alternatif ortaya çıkmazsa, her zaman en geri ama kurucu olan siyasi yapılar iş başına gelir. Örneğin Türkiye’de de Ak Parti dinamiği olmasaydı CHP’nin gerici ve süreci kilitleyen iktidarını görecektik. Fransa’daki Sarkozy-yani hortlak De Gaulle- iktidarı böyle bir iktidardır. Sarkozy iktidarının bu anlamda en büyük derdi Türkiye’yle.

Eğer ki yeni bir Avrupa kurulacaksa ve AB, siyasi bütünlüğünü sağlayarak krizden çıkacaksa bu, Fransa-Almanya Avrupası’na rağmen Türkiye’yle birlikte olacaktır.

Şimdi bu cümleden olmak üzere, Başbakan’ın Strasbourg’daki konuşmasını AB’ye meydan okuma olarak değerlendiremeyiz. Yani bu konuşma, Merkez Avrupa’da Fransa-Almanya dengesine (rekabetine) Türkiye’nin de dâhil olduğunu gösteren bir çıkıştır. Burada AB dışından AB’ye bir meydan okuma yoktur.

Bence işin bu yanıyla yeminli AB karşıtlarını sevindirecek bir konuşma değildir bu...

 

 

Merkez Bankası denen günahkâr (!) ve değişen politikası

Şimdi gelelim Merkez Bankası’nın para politikasına ve bunun tehlikelerine(!) Merkez Bankası artık “Enflasyon Hedeflemesi”nden dalgalı kur rejiminden vazgeçmeden çıkmak zorundadır. Bence Merkez Bankası buraya doğru gidiyor. Yüksek faiz, yüksek kısa vadeli sermaye girişi ve düşük kur anlayışı faiz aracıyla fiyat istikrarını sağlıyordu ama orta vadede hem istihdamı aşağı çekiyor hem de cari açığı sürdürülemez kılıyordu. Bu denge bir önceki döneme ait. Zaten Merkez Bankası “bağımsızlığı” da bir önceki dönemin paradigması. Yukarıdaki tabloda, 2001 ve 2008 krizlerinde bize çok kaybettiren politika çerçevesini görüyorsunuz. Şimdi MB’sı bizim önerdiğimiz “ideal politikaya” yaklaşıyor.

Artık, gelişmiş ülkeler ‘zehirli’ finansallaşmayı bitiriyor. Genişlemeyi reel alanlar üzerinden yapıyor. Bu durumda, Türkiye’de yeni bir politikaya geçmek zorunda. Merkez Bankası buraya adım adım gelecek. Ama bu durum ‘eski’ küresel finans sermayesini ve onun Türkiye’deki temsilcilerini zıplatıyor. Kolay değil milyarlarca dolar faiz geliri buhar olacak. Ama bu, aynı zamanda, Türkiye’nin Almanya’nın yerini alacak reel ve doğrudan yatırımlarla büyümesi anlamına geliyor. İşte Fransa’nın, Almanya’nın ve ‘eski’ finans sermayesinin sıkıntısı tam burada.

  • Abone ol