13 erin şehit düşmesini, PKK'nın Diyarbakır saldırısını nasıl açıklamalı?

Aynı gün Demokratik Toplum Kongresi'nin tek taraflı demokratik özerklik ilanına nasıl bakmalı?

Kürt siyasi hareketinin, şiddet ve siyaseti iç içe sokan, ölümcül, sürekli mevzi kazanma üzerine kurulu, Kürt sorununu Kürt siyaseti içine hapseden tutumunu nasıl ele almalı?

Önce şunu söylemekte fayda var:

Kürt siyasi hareketinin siyasi parti ayağı, siyasi iktidarla boykot sorununu çözmek için görüşürken, bu hareketin başka bir ayağının 13 askeri öldürmesi bir meydan okumadır.

Demokratik özerklik sistemle ilgili bir meseleyken, BDP'nin bunu mecliste dile getirme, yeni anayasa çerçevesinde ve yerel yönetimler reformu üzerinden zorlama imkânı varken, tek taraflı ilan yoluna gidilmesi, imkânsızın zorlanması da bir meydan okumadır.

Ama meydan okuma kadar, diyalog ve siyasetin önünü kesme tercihidir.

Kürt siyasi hareketi son zamanlarda bu tür tercihlerle zemin kazandı, buna şüphe yok.

Ancak kabul edelim ki, bu zemin sadece kanla ilişkili değildir, aynı zamanda geleceğe dair çözümsüz bir çatışma ufkundan, savaş ruh halinden, askercil seferberlikten, toplumsal olandan uzaklaşmaktan başka hiç bir şey vaat etmemektedir.

O zaman şu açık: Konuştuğumuz sadece Kürt sorunu değildir, ondan daha çok Kürt siyasi hareketinin politikalarıdır.

Bu politikaların dozunu şekillendiren ise ne demokratikleşme, ne temel hak ve özgürlükler alanının genişlemesi ne bireysel düzeyde kimlik haklarının teslimi, ne de inkâr politikalarının sona ermesidir.

Bu politikalar temel olarak Öcalan'ın koşulları, eşit taraf olma, masaya oturma, pazarlık ve "ayrı durma" mantığı üzerine oturmaktadır.

Ve bu çerçevede anlaşılmaktadır ki, Kürt siyasi hareketi için siyaset kendi başına erdem içeren bir yöntem değil, sadece mevzi kazanmaya yönelik sıradan ve taktiksel bir araçtır. Dolayısıyla siyasetin değeri ile siyaset karşıtlığı taktiksel fayda açısından tümüyle eşittir.

Sık söylüyoruz, hatırlatmakta fayda var, Kürt Siyasi Hareketinin taleplerinin hepsi aslında zaman içinde gerçekleşebilecek taleplerdir.

Ancak bu sona ulaşmanın tek yolu siyasettir.

Siyasettin öneminin altını tekrar tekrar çizelim...

Yıllardır Türkiye'de özgürlükçü kesim Kürt sorununda faturayı siyasetsizliğinden ötürü haklı olarak devlete ve sisteme çıkardı.

Faili meçhul cinayetler, inkâr politikaları, baskı ve işkence, ölümcül ve onur kırıcı Türkleştirme politikaları dikkate alınırsa sonuna kadar haklılardı...

Peki, bugün ne durumdayız?

Görmek gerekir ki dünden faklı olarak siyasetin tam ortasındayız...

O zaman soru şudur:

Sorunun içinde bulunduğu safha açısından her siyasi akımı, her faaliyeti kendi lojistik desteği haline çeviren Kürt siyasi hareketi ile devlet dengesinde terazi nerede duruyor?

Tek cümleyle, ters küfe ağır basıyor...

2004 itibaren Türkiye AB ilişkilerinin en kritik anında Kürt aydınların dünyanın belli başlı gazetelerinde "Türkiye'yi Avrupa'ya almayın" ilanlarından, Nureddin Demirtaş'ın Diyarbakır'da yaptığı ünlü "AB reformları bizi tatmin etmez, hatta sorun oluşturur" konuşmasından bu yana, farklı bir hatta olduğumuzu görmemek mümkün müdür?

Siyasi iktidar hatalar yapıyor olabilir, KCK davasında olduğu gibi asayişçi bakış açısı öne çıkıyor olabilir, sorunu eksik bir bakış açısıyla muhatapsız çözmek istiyor olabilir.

Ancak bunların hiç biri alınan yolu ve siyasetin varlığını ortadan kaldırmaz.

Bugün Kürt siyasi hareketi içinde bulunduğu rahatlığı sadece sandığı gibi verdiği mücadeleye, yani şiddete değil, bunlara da, yani siyasete de borçludur.

Türkiye Kuzey Irak'ta Kürt varlığı ile yakın ilişki içinde...

Dilden, eğitime Kürt kültürel varlığının tanınması konusunda önemli adımlar atılmış durumda...

Bölgede baskı, işkence, faili meçhul cinayetler dosyaları kapandığı gibi, düne dair ciddi bir sorgulama ve araştırma faslı başlamış halde...

Bu koşullarda bugün yaşanan kanlı sorunların ve siyasetsizliğin asli sorumlu Kürt siyasi hareketidir.

  • Abone ol