1980 cuntasının dikte ettirdiği 1982 Anayasası, insanca yaşamaya dair her türlü hakkı ortadan kaldırmıştı. Sonuç olarak basın da bu hukuksuzluktan nasibini almış, sendikal hakları elinden alınmış, önce askerlerin sonrasında vesayetçi demokrasiye geçişte, seçilmişlerin basın patronlarıyla birlikte dikte ettirdiği haber yapma anlayışıyla yoluna devam etmiş, bir kısmı ediyor da.


Darbe anayasası üzerinden 30 yıl geçtiği halde, basın sendikalaşmaya gidebilmiş değil
.Medya çalışanları sendikal haklardan yoksun kaldıkları sürece bağımsız ve tarafsız haber yazma özgürlüğüne asla kavuşamayacaklar, işten atıldıklarında hakları gasp edilmiş olarak kendilerini kapıda bulmaya devam edecekler. Ama sayıca az olmakla birlikte bir grup medya mensubu da var ki, patronlarının maşası olmayı içlerine sindirip, milyar dolarları götürdüler, götürmeye devam ediyorlar. Bir de yine azınlıkta olmakla birlikte, “arsız,” diye nitelendirebileceğim bir gazeteci grubu var ki, işten atılmalara kimi zaman yüklü tazminat getiren yasal değişiklikleri sonuna kadar istismar etmekte üstlerine yok. İşyerinde yan gelip yatsalar da, iş ahlakına uygun olmayan davranışlarda bulunsalar da mahkeme sonucunda yüklü tazminata hak kazanabiliyorlar.


Sendikal hakların bulunmayışı, çoğunluk medya mensubunu çok kırılgan hale getiriyor, işsiz kalma korkusuyla, patronların ve o günün siyasi iktidarının borazanlığını yapmaya zorlanıyorlar. 
Madalyonun öbür yüzünde ise, doğrulanmadan yazılan haberlerde adı geçen kişi ve kurumların bir anda yıpratılabildiği bir medya etiği sorunu da var.

Türkiye’de işini yapmak isteyen gazetecilerin önünde, kamuoyuna doğru bilgiyi aktarma olan asli görevini yerine getirmekte zorlandığı pek çok engel bulunduğunu hatırlatmak lazım. Ama bu engelleri aşmak için de basının çaba göstermesi gerekiyor.

Türkiye’de atanmış asker ve sivillerin seçilmişlere rağmen toplumu sindirme alışkanlığı bitmiş midir? Halen, kullanım süresi dolmuş sır yasası ile neredeyse her şeyin sır kapsamına girdiği bir ülkede basının doğru bilgiye ulaşması ne kadar kolay? Kimi TSK mensuplarının, cadı avına çıkıp, mahkemeleri etkileyerek aldırdıkları kararlarla gazetecileri takip etme, dinleme alışkanlıkları bitmiş midir? MİT, daha şubat ayında ortaya çıktığı üzere, Taraf Gazetesi’nden bazı isimleri, takma isimler kullanarak mahkeme yoluyla dinletmemiş midir? Siyasi iktidarlar, yasalardaki boşlukları kullanarak basını susturmuyorlar mı?.. Bu ve benzeri sorunlar basının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.

Diğer yandan, üniformasız militarist ya da modası geçmiş kötü solculuk yapan bazı basın meslek kuruluşları varken, gazeteciler, haklarını en iyi arayabilecekleri araç olan sendikalaşmayı nasıl sağlayacaklar. Darbe suçuna iştirak ettikleri iddiasıyla yargılanan kimi gazeteciler için sokağa dökülen basın meslek kuruluşlarının, basın çalışanlarının ellerinden alınan sendikal haklarının geri verilmesi için topluca eylem yaptıklarına hiç tanık olmadım.

Geçenlerde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç gündeme getirmese, basın çalışanlarının gerçek sorununun ne olduğunu kamuoyu bilmeyecekti, zira basın meslek örgütleri öylesine derin bir ideolojik ayrışma içindeler ki, birbirlerini yemekten asli sorunlarına el atmak akıllarına bile gelmiyor.


Arınç, geçen hafta salı günü katıldığı TRT’deki bir programda, gazetecilerin akıl edip sormadıkları asıl kritik soruna parmak basarak, “Basında asıl mesele, sadece yıpranma hakkı değil, basın çalışanlarının iş garantileri de yok, sendikalaşma imkânları da yok. ...Çalışanların da haklarını isteme noktasında patronlarına karşı biraz direnç göstermeleri lazım,” diyordu.


Yalnızca Silivri mi?


Taraf
 Ankara Bürosu’nun çalışkan, parlak muhabiri Hüseyin Özkaya’nın, Adalet Bakanı Ergin’in, geçen cuma günü, bir grup gazeteciyi, generaller ile gazetecileri ağırlayan Silivri cezaevini gezdirmesiyle ilgili yaptığı, aşağıda özetleyerek verdiğim çarpıcı eleştirisini okumakta yarar var:

“Geziye katılan gazetecilerden öğrendiğimize göre, Silivri cezaevi, pırıl pırıl, lüks denebilecek bir yer. Fotoğraflardan da, mutfakta lezzetli yemeklerin pişirildiği, spor salonlarının ve kütüphanenin olduğu bir yermiş gibi görünüyor. “Acaba her zaman böyle mi,” gibi bir soru akıllara gelse de. Ancak kamuoyu niçin yalnızca Silivri cezaevine ve şartlarına, burada hüküm giymeden yatanlara odaklanıyor? Orada, içlerinde generaller ve gazetecilerin de olduğu, haklarında çok ciddi iddialar bulunan Ergenekon Davası sanıkları ikamet ettiği için mi? Yoksa, gerçekten insan yaşamına duyulan saygıdan, hak ve ihlallere karşı olmaktan ötürü mü? Silivri’yi her daim gündemde tutan kamuoyu acaba, bu ülkedeki yüzlerce cezaevinde kalan onbinlerce hükümlüyü, tutukluyu barındıran cezaevlerinin şartlarının çok iyi olduğunu mu düşünüyor? Silivri’nin lüks olmasına diyeceğimiz yok ancak aynı konforu diğer cezaevleri için de istesek, bu ülkede yıllarca hüküm giymeden cezaevinde yatan, ancak seslerini duyuramayanları ve görüşlerini ifade etmek isterken kendisini cezaevinde bulan üniversite öğrencilerini unutmasak, ‘Silivri gibi lüks olmak tüm cezaevlerinin ve bu cezaevlerindeki mahkûmların da hakkı’ diyebilsek daha inandırıcı olmaz mı?”


[email protected]

  • Abone ol