Dinciler Kemalistleri, toplumsal iyiyi, doğruyu ve yararlıyı ayırt edemeyecek kadar cahil buldukları için halkı horlamakla; bu yüzden onları, tıpkı temyiz gücü olmayan biri gibi vesayet altında tutarak yönetmeye kalkmakla suçlarlar.

Tepeden inmeci yöntemlerle gelerek kararlar aldıkları ve uyguladıkları için de antidemokratik olduklarını söylerler.

Kendilerini ise halk iradesinin asıl temsilcileri sayarak, âdetâ demokrasinin pîri ilân ederler.

Peki, muarızları için söyledikleri büyük oranda gerçeği yansıtıyor iken, kendilerini demokrasinin yıldızıymış gibi göstermeleri ne derece doğrudur?

Nitekim dinin, özellikle de İslâm dininin esas gayesi, Allah’ın vaaz ettiği mutlakçı hükümlerle “çoğu iman etmeyen, şükretmeyen, bilmeyen, cahil olup zanna uyan, hakkı ve hakikati itici bulan, yoldan çıkan, ahde vefa göstermeyen, nimete karşı nankör davranan ve Hakk’ı yalanlayan” insan topluluklarına iyiyi, doğruyu ve yararlıyı işaret ederek, buna göre sevk ve idare olunmalarını sağlamak değil midir?

Bunun ne farkı vardır Kemalizm’den?

Biri katı laikçi ve mutlakçı pozitivist bir tutumla neyin iyi neyin kötü olduğunu dayatıyorsa, diğeri de aynı şeyi Allah’ın hükümleriyle yapmıyor mu?

Soran, sorgulayan özgür insan aklı, neresinde bunların?

Sürekli yanlışlanabilmeye açık bir bilimsellikten saparak, belli bir ânın ve mekânın koşullarında bir kere karar vermeyegörsün, bunu tıpkı bir din umdesi gibi dogmalaştıran o pozitivizm ile vahyin mutlakçılığı, sonuçta aynı kapıya çıkmıyorlar mı?

Oysa tarihsel olarak demokrasi, iskolastiki bir cenderenin içine hapsolmuş insanların, vahyin ürettiği dogmaların aksi istikametinde kararlar alabilmeleri ihtiyacından doğmuştur.

O yüzden demokrasinin bir ayağı laiklik ise, diğeri de insanların siyasal karar alma süreçlerine kendi başlarına katılabilmeleridir.

Bu ikisi yokken demokrasiden bahsedilemez.

Bu nedenle, “olursa devlet laik olur, insanların laik olması gerekmez”söylemi de yanlıştır.

Laik olmayan insanların aldığı kararlarla devletin nasıl olup da laik tutulabileceği çelişkisi bir yana; insanların laik olma zorunluluğu, özgür aklın, vahyin vesayeti altına girmeden ortaya çıkabilmesini mümkün kılmak içindir.

Eğer demokrasi olması gerektiği şekliyle yürürlükte değilse, yani insanlar siyasal karar alma süreçlerine devamlı surette özgür akıllarıyla ve olabildiğince de doğrudan doğruya katılamıyorlarsa, sandıktan çıkan irade sakat bir iradedir ve o demokrasi de sahte bir demokrasidir.

Büyük bir olasılıkla, toplumun tarihsel genlerindeki irrasyonel rezervler harekete geçirilerek zayıflıklarından yararlanılmış, meftun ve angaje edilmek suretiyle esrik hâle sokulmuş, yalanlarla kandırılıp çıkarlarla bağımlılaştırılmış, uzun yıllar aşağılanmış bir kitle ruhu kin ve öfkenin kaçınılmaz lezzetiyle sarhoşlaştırılmış ise, kinetiğe dönüşen böyle bir devinimin önünde durmak artık mümkün değildir.

Ne generali general, ne hâkimi hâkim, ne savcısı savcı, ne polisi polis, ne de politikacısı politikacı olabilmiş bu halk, koca bir yüzyıl boyunca gerçek demokrasinin ne olduğunu keşfedememiş, özgürlüğün tadına varamamış, kavruk kalmıştır.

Şimdi de dinciler iktidardadır ve canlarına okuma sırası onlara geçmiştir.

Çağdaş demokrasiler katı laikçi vesayet anlayışlarını uygarlığın tarihsel birikimlerini şiar edinmek suretiyle aşmışlarsa da, aynı şey dinciler için söylenemez.

Çünkü naylon bir yapıyı istedikleri kadar demokrasiymiş gibi yutturmaya çalışsalar da, farklı düşünmek “şirk koşmak” sayılacağından, tasarruflarında Allah kelamını en azından bir üst vesayet kaynağı olarak referans almaktan hiçbir vakit vazgeçmeyeceklerdir.

O zaman da buna demokrasi denemez.

Demek ki bu süreç de yaşanacaktır; ta ki acısı görülüp faturası ödenmeye başlayıncaya kadar!

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol