Nerdeyse kimsenin doğruluğundan şüphe duymadığı o meşhur iddianın kapsadığı alan epey geniş: "Sevmekten ya da sevilmekten daha güçlü, daha heyecan verici ne olabilir?” Edebiyat, sanat, sinema hatta kısmen felsefe tarihinin de onayladığı bu hakikatin etrafında şekillenen hikâyeler, bir biçimde hemen herkesi kışkırtır. Ruhun loş bahçelerinde ürkmeden dolaşanları, içindeki uçuruma cesaretle bakabilenleri daha çok kışkırtır.

Eğer gerçek bir hikâye, kurmaca bir öykü ya da roman “Bu kitabı sana ithaf ediyorum uzaklardaki sevgili dostum benim. Burada sana bazen o en tatlı ve tabii bazen de o en sıkıntılı vakitlerde bahsettiğim fikirlerimin ve hislerimin bir aksini bulacaksın” diye başlıyorsa, anlatıcının gizemli dünyasına doğru çekileceğinizi hissedersiniz. Tabiatı gereği hala canlı olan bir hikâyede anlatıcının ‘çıplak’ haliyle karşılaşmak - kurmaca olsa da - son derece mahrem bir buluşmadır. Yazarın ‘sırdaşı’ olmak onun ikna kabiliyetiyle beraber okurun o yaratıcı “gerçekliğe” katılma arzusuyla mümkün olabilir.

Zabel Yesayan’ın en iyi eseri diye anılan ‘Son Kadeh’i okumaya başladığımda, daha evvel duyduğum o buğulu sesi işittim. O seste, geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda hissettiren yanık ot kokan tuhaf bir tını var. Şüphelerin ve hakikatin gölgesinde kıvrandıran sahici bir büyücü misali anlatıyor hikâyelerini. Ruhu keşfetme macerasında, denizlere açılan ırmaklar gibi usulca akan, genişleyen ve derinleşen anlatıları hayal gücünü besleyen boşluklarla canlanıyor.

Daha en başında, “Hislerimi ve yaşadığım anları okuyanda edebi ve estetik zevk uyandıracak maharetle sunacak bir usta değilim... Hakiki bir yazar olmadığım aşikar. Umumi kaideden sapıyorum... Ben sadece senin için yazıyorum, sevgilim...” diyen anlatıcının acı ironisi, mektup/günlük formunda yazılmış metnin benzer anlatılardan farklı olacağını ima ediyor. Ruhun dehlizlerinde dolaşmak isteyenlere, herkesin bir ‘esas’ iç hikâyesi olduğunu hatırlatan bu yaklaşımı önemli. Hakikati kendi edebi ‘oyunlarıyla’ buluşturan bu vurguda, Yesayan’ın edebiyatının sahih olma iddiası da var çünkü. ‘Meliha Nuri Hanım’, ‘Sürgün Ruhum’ ve okuduğum bu üçüncü novellada, anlatısını ‘ben’ üzerinden kurulmuş olmasının bir manası var.

Okurla mesafeyi daraltmaktan öte, yazarın ‘özgür iradesinin sorumluluğunu’ aldığını gösteren, dönemin edebiyat sınırlarını da aşmak isteyen bir tercih olduğunu sanıyorum. Dolayısıyla ‘Son Kadeh’i salt bir ‘yasak aşk hikâyesi’ gibi sunmak, okumak onu epey eksiltmek olur.

Ama bu tercihi daha iyi kavrayabilmek için yazarlık macerasına ve dönemin koşullarını da bilmekte fayda var: 1890’lardaki politik kargaşa döneminde pek çok Ermeni gibi İstanbul’u terk ederek Paris’e gidiyor. Sorbonne’da edebiyat ve felsefe derslerini takip etmiş ve böylece üniversiteye giden ilk Ermeni kadın oluyor.

1907’de yazdığı romanı ‘Erdemli İnsanlarla’ edebiyatı tanınıp kabul edildikten sonra 1909’da Adana’da yaşanan katliamın ardından, bölgeye yollanan heyete katılıyor.

O dönemde yazdığı ‘Yıkıntılar Arasında’, Adana’nın yerle bir olmuş Ermeni mahallelerini ve köylerinden canlı tanıklıkları aktarıyor. Bir siyasi figürün ırkçı ve dini yorumlarından uzaklaşarak, bir edebiyatçı bakışıyla anlatıyor tanık olduğu dehşeti, vahşeti. 1915’te Ermeni aydınlar ve siyasetçiler öldürüldüğünde, önce bir hastanede saklanmış. Kendini önce bir Türk kadın, sonra Rum bir dantelacı olarak tanıtarak Bulgaristan’a kaçmış.

1915 katliamını anlattığı kitabı ‘Bir Halkın Son Nefesi’nden sonra Ermeni yetimlere yardım etmek için Bakü’den ayrılıyor. 1917-1921 arasında mı̈lteciler için yardım faaliyetlerine katılıyor. 1921’de Paris’e döndüğünde en önemli eseri ‘Son Kadeh’ (1917) ve ‘Sürgün Ruhum’ (1922) yayımlanıyor. 1928’de Sovyet sisteminden övgüyle söz ettiği izlenimlerinden oluşan ‘Kurtarılmış Prometheus çıkıyor. 1933’de çocuklarıyla birlikte Yerevan’a göç ediyor. Orada edebiyat dersleri verirken ‘Ateşten Gömlek’ ve ‘Silihdar Bahçeleri’ isimli eserleri yayımlanıyor. 1937’de Stalin kovuşturmaları sırasında casuslukla suçlanıp tutuklanıyor. 1942 ya da 43’de bilinmeyen bir yerde ölüyor.

Edebiyatına daha fazla yer vermek için hayat hikâyesini böyle aktarmak zorunda kaldığım Zabel Yesayan kitaplarını savaş, katliam ve sürgün koşullarında yazmıştı. Evlilik hayatına, çocuklarına sahip çıkan anne sorumluluğuna rağmen yazmaktan ve mücadele etmekten son ana kadar vazgeçmeyen bu ‘özgürlükçü’ direnişin, edebiyatı kadar kıymetli olduğunu düşünüyorum doğrusu. Dolayısıyla başlıktaki ‘özgürleşme ihtimali’ onun sadece aşka bakışını değil bütün anlatılarını kapsıyor bana göre.

Eserlerinin anlatıldığı değerlendirmelerde, kadın haklarını savunan, kadınların toplumdaki yerini, çoğu zaman hapsedildikleri ‘ev hayatının’ dışına çıkamayanları, halkının yazgısını sorgulaması gibi özellikleri vurgulanmış. Bugünden bakıldığında yazarlığının bu veçhesi de önemli elbette ama ben onun döngüsel zamanı göstermesindeki estetik bakışı, dili incelikle kullanışına kapıldım. Kendini eril dünyanın nobranlığından ve toplum baskısından soyutlayan ‘özgür ruhunun’ sesi, beni anın içindeki baş döndürücü derinliğe de davet ediyor her defasında.

Adrien kocası Mikayel kendisinden vazgeçmediği için onunla evlenmiş. Çocukları olmuş ama ruhları hep birbirlerine yabancı kalmış. “Ruhum hep yabancı ve yalnızdı” diyor. Biraz da bu ‘yabancılaşma’ üzerinden sorguluyor ilişkilerdeki maskeleri:

“Kimse hangi dâhili ve karşı koyulmaz güdüye tabii oldum demez. Kimse, ruhum ne istiyor, özvarlığım hangi mukaddes ve hususi konularda telkin ediyor bana demez. Evlilik ve hatta aşk hakkında da bu minval üzerine düşünürler. Tercihlerini hesap ederek ham hislerle ve belli şartlara uyarak yaparlar. Lakin şaşırtıcı olan şudur ki bu tamamen şahsi mesele de dahi çoklukla ağır basan şey, başkalarının fikirleri olur.”

Yesayan, insanın kendini sahte duygularla perdelemesini, yalnız kalamamasını, arzusunu içinde değil de ‘uzakta’ aramasını, hayatın bu şekilde ‘faydasız, usandırıcı ve hüzünlü’ olduğunu anlatırken, ‘tıpkı kabiliyetsiz bir tiyatro yazarının yazdığı bir komedya gibi’ yazmış. Kahramanı Adrien, tam da bu nedenle, kocasıyla birlikte ruha meçhule karıştığında, kaybettiğini sandığı ‘hissetme kabiliyetine’ kavuşmak istiyor. Ve bunun için zaten alın yazısında varolan ‘o hislerin mesut buluşmasını bekliyor.

Okurken düşünüyordum; iki insanın birbirlerine aktardıkları en sihirli şey bedenleri, hazları, arzuları, sevme ve sevilme ihtiyaçları değil.

Ayıran sebeplere rağmen onları birbirlerine sonsuza kadar bağlayan biricik ve unutulmaz bir hikâyelerinin olması. Ve aşkın ıstırabını onun hiç tatmamış birininin talihsizliğine tercih eden o acı isyan!

Adrien kendi ‘aşk hikayesini’ beklerken içindeki kaosa da bakıyor. Ve çoğunluğun görmeyi reddettiği o kör aldanışı gösteriyor:

“Hissim kaynağını benden almamıştı, daha ziyade ben başkasının hissiyatına az ya da çok güçlü bir şekilde tabii olmuştum ve beni heyecanlandıran asıl sebep aşkın ta kendisi değildi... daha ziyade sevilmiş olmanın verdiği ihtiras, tanınan birinin bana gösterdiği alakanın yarattığı gurur ya da meraktı. Bilhassa merak.”

Bir ideal ‘aşık portresi’ yaratıp onun içine hiç uymayan birini yerleştirme çaresizliğini bir asır evvel ne güzel ve nasıl dişi bir cesaretle tarif etmiş:

“Ben şu ya da bu şahsı süslediğim hususiyetleri aslında kendi içimden çekip çıkarıyordum. Bir ideal yaratıyor, yaratıp süslediğim numuneye hayran oluyordum. Sanki kanatlanıyordum, sanki hayatım kendine ait güneşiyle aydınlanıyordu, fakat bunların hepsi bir aldanmadan ibaretti... Sonra hayal kırıklığı gecikmiyor, sevdiğimi düşündüğüm adam aniden önceden gördüğüm gibi değil, hakikatte her nasılsa öyle çıkıyordu karşıma.”

Yesayan öykülerinde ve romanlarında ruh hallerinin görünmeyen kısmını parlatmayı seven bir ‘içses’ yazarı. Evet, bir olay örgüsü var ama okura kuvvetle görünen; nüfuz edilemeyen sırlar, diplerden yükselen hatıralar, ıstırap çeken ruhların çığlıkları, kendi üstlerine kapanan yalnızlıklar, umutlu ve umutsuz bekleyişler, zamanın durduğu anlarda mekânı aşarak genişleyen, hudutsuz ve durmadan değişen duygular, ıstırabın güzelliği oluyor.

Yasen

Onun edebiyatında tanrısal olanla (Hayatın dayattığı kurallar) Tanrı rolünü üstlenen yazarın karakterler üzerindeki gücü mütemadiyen çarpışıyor. Anlatıları bu çelişkiden de besleniyor aynı zamanda. Kadere doğru sürüklenme hissini, aşka doğru bile isteye çekilemenin hazzıyla buluşturuyordu:

“Olmuş olan şartlardan bağımsız, senle nerde karşılaşırsak karşılaşalım olacaktı. Yeter ki ruhun kendisi gibi olsun ve ben herhangi bir talihli anda onu yakalayayım.”

Ve tabiatın, dış dünyanın diliyle bir yazar olarak kendi dili ve iç sesler arasında ördüğü o ipeksi bağ; zihin kamaşmasının zirvedeki anını okura hissettirebilen sezgisel yeteneğini de açığa çıkarıyor.
Sevgilisini ilk gördüğü anı tasvir ediyordu:

“Aniden uzak ve tok bir gürültü, yabancı denizlerden gelen bir geminin düdüğü, bu sessizlik fasılasına hükmetti, yuvarlandı, yayıldı ve sesin titreşimleri adım adım dalgalanarak bizden uzaklaştı, sonra yankılarla bir kez daha kuvvet kazandı. O an işte sen girdin salona.”

Yesayan, aşk, resim, sanat, yazı ya da bir tutku vesilesiyle insanın kendini keşfetme çabasına içtenlikle inanıyordu sanırım. ‘Son Kadeh’in anlatıcısı ‘bir tırtılın kozasına çekilmesi’ gibi sığınıyor sevmeye. Ve yaşadıklarını sonradan hatırlayan ama hakiki duygusunu eksik hatırlayacağının farkında olan bir yazarın bilinciyle itiraf ederek okura boşlukları doldurma imkânı tanıyor:
 

“Sevda sözlerini ne kadar ustalıkla ifade edersek edelim, bunlar yine kaba ve ahenksiz bir gürültüye dönecek, şuurumuzun haricinde, en yüce fikrinde birbirlerine mırıldanan iki canın ilahi senfonisine mani olacak ya da bozacak.”

Adrine sevgilisine hayatını olduğu gibi aktaracağını söz verdiği için vaktiyle aşık olduğu bir subaydan bahsediyordu:

“Ondan sonra yeniden seneler geçti. Hatırası bende hep aynı sızıyı, hep aynı acı ve takat bırakmayan hissi uyandırarak sık sık geri dönüyordu. Sadece ayıp kaybolmuştu. Ölüm her şeye kutsiyet veriyor.”

Walter Benjamin, “Bir öyküyü aktarılabilir kılan şey ölümdür” der. Hayat, Yesayan’ın romanlarında, hikâyelerindeki gibi gelecekte görünür hale gelir bazen. Okurken, yazarken yaşadıklarımızı sonradan kavrama şansına sahip oluruz. Ve Adrien gibi cevabı muğlak o soruyla baş başa kalırız:

“Ve senin sevgili ruh mevcudiyetini daimi şekilde hissedip, ruhumun tüm tebessümlerini hala solgun olan çehremde yeniden çiçeklenirken hakikaten hangisiydi rüya, hangisiydi gerçek hayat?”.

* Zabel Yesayan - Son Kadeh / Ermeniceden çeviren Mehmet Fatih Uslu - Aras Yayıncılık

 

 

  • Abone ol