Pazar günü sandık başına gidiyoruz, geleceğimizi belirleyecek çok önemli bir tercihte bulunacağız. Etrafta zaman zaman dillendirilen görüşlerin ortak paydası; demokrasinin Türkiye’de ciddi problemler yaşadığı ve bu zor şartları aşmanın hiç de kolay olmayacağı yönünde. Evet zor zamanlardan geçiyoruz, siyasetin giderek seviye kaybettiği, ayrıştırıcı söylemlerin toplumda derin kırılmalara yol açtığı bir vakıa.

Geçmiş dönemlerde de siyasetin zor zamanları oldu, hatta klasik ve postmodern darbelerle siyasi faaliyetler ya askıya alında, ya da ‘ara rejim’ uygulamalarıyla alanı daraltıldı. Ama bütün bunlara rağmen, siyasiler birbirlerini yok edici bir rüzgara kapılmadılar. Oysa şimdi siyasi aktörler bizzat kendi kalelerine gol atma yarışındalar. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, bugün siyasetçiler muarızlarını ‘ihanet’le suçlamak gibi son derece tehlikeli sularda seyrediyorlar.

Galiba önce bir hakikati tespit etmek gerekiyor; bu ülkede hiçbir siyasetçinin yaşadığı topraklara ihanet etmek gibi bir gaflet içinde olduğunu düşünemeyiz. Yaşadığımız toplumda muarızlarımızın görüşlerine katılmayabiliriz, hatta tehlikeli de bulabiliriz ama bu bize onları ihanetle suçlama hakkını vermez. Unutmayalım, 24 Haziran’dan sonra da bu ülkede hep birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Ve en önemlisi de ‘vatan sevgisi’ üç beş oyla test edilemeyecek kadar değerlidir. Dolayısıyla dostlarımızı, komşularımızı, akrabalarımızı sırf siyasi hesaplar adına düşmanlaştırarak ortak huzurumuzu bozmanın kimseye faydası olmayacaktır.

Esas itibariyle bugün hepimizin şikayet ettiği en temel problem, siyasetin çaresiz bir darboğaza hapsedilmesidir. Biliyoruz ki geçmişte de siyasetçiler, muarızlarını en sert sözlerle eleştirdiler ama hiçbir zaman bugün yaşadığımız seviyesizliğe asla izin vermediler.

Düşünün ki ittifak yasası vesilesiyle muhalefet partilerinin oturup konuşmaları, temel demokratik ilkelerde uzlaşma sağlayarak seçim ortaklığı oluşturmaları bile bir fitne olarak değerlendiriliyor. AK Parti-MHP ittifakı ne kadar doğal bir durum ise, muhalefet partilerinin ittifakı da o kadar doğal ve doğru bir iştir. Bir ülkede bütün siyasi partilerin memleketin geleceği konusunda uzlaşmalarından, en azından konuşuyor olmalarından daha güzel ne olabilir ki, illa kavga etmemiz mi gerekiyor Allah aşkına...

Hafızalarımızı tazeleyelim ve Türk siyasi tarihinin en renkli dönemini oluşturan Süleyman DemirelliNecmettin ErbakanlıBülent Ecevitli ve Alparslan Türkeşliyılları hatırlayalım. Seçim meydanlarında, birbirlerine karşı hepimizin hafızalarında bugün bile hala canlılığını koruyan sataşmalarda bulunurlar ama mücadelelerini asla bir vatan müdafaasına dönüştürmezlerdi.

Eminim, rahmetli Erbakan Hoca’nın muarızlarına “Sizi gidi Batı kulüpçüler sizi...” diye meydanlarda haykıran cümlelerini yaşı müsait olanlar hatırlayacaklardır. Bu ifadeleri kullanan Erbakan, hiçbir zaman muarızlarına, “Siz Batı ile işbirliği içindesiniz, memleketi emperyalistlere satan vatan hainlerisiniz” şeklinde bir saldırıda bulunmadı.

Her ne kadar siyasi tarihimizdeki o günleri arar hale geldiysek de, aslında çok da umutsuz olmaya gerek yok. Önemli olan; ülkeyi emanet edeceğimiz kadroları akıl, mantık ve vicdanla değerlendirerek irademizin istikametini doğru tayin etmektir. Şuna bütün kalbimizle inanıyoruz ki, sandıkta vereceğimiz karar ne olursa olsun kesinlikle özgür irademizin sonucu olacaktır. Yeter ki irademize birilerinin “Vatan-millet, din” gibi kavramlarla ipotek koymasına izin vermeyelim.

Hangi siyasi kimliğe sahip olursak olalım, Pazar günü gönül verdiğimiz partinin kazanması için sandığa gideceğiz, düşman imha etmek için değil...

Evet, şimdi buradan baktığımızda demokrasinin geleceğini hayal meyal seçebiliyoruz. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve özgürlükler konusunda aşılması gereken ciddi sorunlarımız var. Ama biliyoruz ki bunlar aşılamayacak sorunlar değil, yeter ki demokratik değerleri yükseltecek iradeyi kararlı bir şekilde sandığa yansıtabilelim. Umutsuzluğa gerek yok, sonunda mutlaka demokrasi kazanacaktır, sadece inanalım yeter...

  • Abone ol