Çocukluğumuzdan beri politik ağabeylerimizden “felaketimizin” nedeninin insanların büyük davalarından uzaklaştırılması olduğunu dinledik. Onlara göre “düzen” de rakipleri de kendini davalarına adamışların örgütlülüğünden korkuyordu.

    Örgütlülük pratikleriyle aramdaki köprüleri atıp, kolektivizmin iradem üzerindeki tekelini mülkiyetime geçirmeye başladıkça bu klişeyi sorgulamaya başladım. Soluk bile alamayacağımı düşündüğüm başka “akvaryumlara” girme cesareti gösterdim. Ve ilginçtir adeta aksiyom muamelesi gören bu tespitin çatısı çok da zorlamadan üzerime çöküverdi.

    Zira karşı mahalle de, aynı dertten mustaripti. Onlar da örgütlülüklerine güzellemeler düzüyor ve ideolojisine adanmış ruhların manipüle edildiğini söylüyorlardı. Daha da ilginç olanı, bu iki zıt kutbun ele geçirmeye çabaladığı sistemin problemi de örgütlülükle değil, onun ideolojisiyleydi. Öyle ya sistem de, resmi ideolojisine uygun örgütlülükleri yüceltmiyor muydu?

    O halde?..

    Derken sistem ve muhaliflikleri sistemlerini kuramamış olmaktan kaynaklananlar arasındaki bu örgütlülük savaşının ortak düşmanı gözümde netleşti. Karşı karşıya olduğumuz sistemi elinde tutanların ve onu ele geçirmeye uğraşanların iktidarları için verdiği örgütlülük savaşıydı. Her ikisinin de korktuğu karşılarında örgütlenmiş toplum değil, muhalefet edeceği ya da destek vereceği gündeme, zamana, düzleme özgür iradesiyle karar veren bireydi. Yani “herkes” için asıl korku toplumun karşı örgütlenmesi değil “bireyselleşmesiydi.”

Çünkü örgütlü toplum, bireyselleşmiş bir topluma göre hem daha rahat yönlendiriliyor, hem de daha kolay yönetiliyordu. Herkes için kolektif iradeyi temsil eden “temsilcileri” ikna edip milyonlarla “uzlaşmak” şüphesiz ki tek tek toplumu oluşturan bireylerle uğraşmaktan kolaydı. Karşı karşıya olduğumuz aslında “evrensele öğüt veren kapalılığın trajedisi” denen olgunun ta kendisiydi de. Çünkü normu yalnızca somut koşula bağlayıp, insanlığın ortak birikimi olan evrensel değerleri talileştiriyordu. Bu elbette müthiş bir siyasi konfordu. Sağlıklı ve demokratik bir yönetişimin olmazsa olmazı ikna süreçlerini yalnızca birkaç kanala indirgeyip yerelleştiriyordu. Bu da rüşvet, yolsuzluk, kayırma, keyfiyet gibi arızlara zemin hazırlıyordu.

Tersi zordu. Çünkü milyonlarca bireyin tepkileri ve destekleri, örgütlü toplumun kategorik tavırları gibi öngörülebilir olmadığı için ister istemez siyaset de rasyonalize olacaktı. Milyonlarca bireye kabulleri için imtiyazlar veremeyeceğiniz için, üretilen politikalar en azından evrensel asgari mantığa uygun olmalıydı. Söz konusu normalizasyon, siyaseti sınırsız ayrıcalıklar ve çıkarlar sağlayan bir iktidarın aracı olmaktan çıkartacağından, onun için savaşan örgütlü grupların varoluşuna en büyük tehditti.

Örgütlü iktidar gruplarının gerçekleştirdiği “devrimlerin” sonuçlarına dönün bakın. Hangisi vadettikleri gibi iktidarı ele geçiren zümrenin dışında bireylere artılar sağlamış. Hangisi insanlara eskisine göre daha fazla özgürlük, refah ve adalet getirmiş. Daha da acısı, sonuçta kurulan kolektivizme biat etmeyen bireylerin trajedilerini hangisi gizleyebilmiş.

Bir de bireyselleşmiş toplumların ikna olarak katıldıkları dönüşümler sonucunda vardıkları demokrasi, refah, adalet ve şeffaflaşma seviyesini düşünün. Avrupa’ya, ABD’ye bakın…

Aslında uzağa gitmeye de gerek yok. Türkiye’nin şahit olduğumuz son birkaç yılındaki dönüşüm ortada işte. Eğer kimi solcular, dindarlar, Kürtler, eski örgütlülüklerinin zihinsel kıskancından kurtulamayıp bireyselleşmeselerdi ne olurdu? Aidiyet ilişkisi kurdukları örgütlülüklerinin eski kategorik tavırlarında ısrar etselerdi, Referandumda, Çözüm sürecinde, demokratikleşme reformlarında asgari müşterekte yan yana gelebilirler miydi? Türkiye, askeri-bürokratik vesayet, Kemalist paradigma, Kıbrıs meselesi, 1915 vs. gibi onlarca yıllık tabularıyla bu denli cesurca yüzleşebilir miydi? Bireysel “çıkarları” yerine örgütlü gruplarının iktidarı hedefleyen büyük anlatılarına biat etseler, bu büyük demokratik dönüşüm sürecinin kitlesel desteği sağlanabilir miydi?

Örgütlü toplumu, iktidar mücadelelerindeki bireysel çıkarları için kutsayan kolektivistlerin, bireyselleşmeyi moral zeminde “bencillik” türünden sıfatlarla lanetlemeye çalışmalarına kulak asmayın. İnsan olma serüvenimizde atılacak ilk adım, irademizi özgürleştirecek bireyselleşmedir. 

 

  • Abone ol