Sayın Ertuğrul Özkök,

Önce ortaya “İmralı süreci iyi de Türk hassasiyeti ne olacak” diye bir soru attınız, ardından da gelen tepkiler üzerine işi dalgaya vurarak, sorumluluğun tamamını üzerinize alarak ve nihayet“Türklükten istifanızı” açıklayarak kısmi (fakat ciddi) sorumluluğunuzdan kurtulma teknikleri denediniz...


“Türk hassasiyeti”
yle ilgili tesbitleriniz esasında doğru. O nedenle, bu “hassasiyeti” yok sayarak ya da görmezden gelerek karşınıza çıkanlara etkili cevaplar yetiştiriyorsunuz... Mesela “Türk hassasiyeti” buharlaşıp ortadan kalkacaksa yaptığınız tesbiti geri çekmeye hazır olduğunuz yönündeki beyanatınız da; Kürt sorununu halledecekse “Türklükten istifa” etmeye hazır olduğunuz yönündeki beyanatınız da polemik değerleri hayli yüksek çıkışlardı.

Doğrusu ya, tartışmadaki muhataplarınız da “beyaz Türklükten (de) istifa” ve benzeri çağrılarla meseleyi magazinleştirip işinizi epeyce kolaylaştırdılar. Eh, siz de bunu güzelce değerlendirdiniz ve oradan “meydan renksiz Türklere kaldı” polemiğine sıçradınız... Farkındayım, neşelisiniz, tartışma tam kurguladığınız gibi gidiyor.

Fakat Ertuğrul Bey, benim, ustaca uzattığınız kısa paslara girmeye hiç niyetim yok. Tam tersine, sizi paslarınıza kısa bir ara vermeye ve “Türk hassasiyeti”ndeki sorumluluğunuz üzerinde düşünmeye davet edeceğim.

Lütfen hemen “bütün sorumluluk bende, hepsini kabul ediyorum, Kızılderilileri de ben kestim” mugalatasına girmeden dinleyin beni...

Bu çerçevedeki son yazınızda şöyle yakınmıştınız:


“Ben, Kürt sorununun çözümü isteniyorsa, ‘Kürt hassasiyeti’ kadar ‘Türk hassasiyeti’ de dikkate alınmalı diyorum... Onlar, Şerafettin Elçi’nin ağzından kabul
 ettikleri bu sözü nedense benim ağzımdan duyunca kılıçları çekiyorlar.”

Haklısınız, fakat neden öyle oluyor biliyor musunuz? Çünkü Şerafettin Elçi’nin “Türk hassasiyeti”nin oluşmasında rolü yok, fakat sizin var.

Toplumsal bir sorun üzerinde söz alan birinin o sorunda doğrudan sorumluluğu varsa, öncelikle onu kabul etmelidir ki sorunla ilgili konuşmaya hakkı olsun. Diyeceğim şu ki, sizin “Türk hassasiyeti”nden söz etmeye başlamadan önce bu hassasiyetin oluşmasında kendi sorumluluğunuz üzerinde düşünmeniz ve bunu dile getirmeniz gerekir.

Aslında “siz” derken bütün medyanın, hepimizin sorumluluğundan söz ediyorum. Fakat takdir edersiniz ki, bu fasılda sizin ayrı bir yeriniz var; ne de olsa siz “amiral”siniz...

Özel olarak size hitap etmemin nedeni yalnız en büyük sorumlu olmanız değil, öyle olduğunuz hâlde yeri göğü inletmede, maşallah başı çekmeniz...


Nedir “Türk hassasiyeti?”


“Türk hassasiyeti”
yle, dağa çıkıp devlete isyan etmiş birileriyle barış görüşmeleri yapmanın Türkler üzerinde yaratacağı olumsuz duygulara işaret ediyorsunuz, değil mi?

Peki, Türklerin, Kürtlerin neden dağa çıktıklarını neden hemen hemen hiç sorgulamadıkları üzerinde düşündünüz mü hiç?

Kürtlerin dağa çıkmadan önce neler yaşadıkları hususunda bilgi sahibi olmaları durumunda,Türklerin “hassasiyetleri”nin bugünkünden çok farklı olabileceğini düşündünüz mü hiç?

Türklerin bu bilgiye sahip olmaları durumunda, işlerin buralara kadar gelmeyebileceğihususunda hiç düşündünüz mü?

Ertuğrul Bey,

Sizin “Türk hassasiyeti” dediğiniz şeyi ben yıllardır “Kürt sorunundaki Türk sorunu” diye ifade etmekteyim. Fakat iki tanım arasında dağlar kadar fark var... Siz sadece var olan bir durumdan ve onun yol açtığı duygudan söz ediyorsunuz, ben ise bütün bunların ne zaman ve nasıl oluştuğunu anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum.

Böyle düşünmeye başlayınca ne görüyorsunuz, biliyor musunuz Ertuğrul Bey? “Türk hassasiyeti”nin, Türklerin, ortada ciddi hiçbir neden yokken Kürtlerin sırf kötülük olsun diye dağa çıkmalarına inanmaları sorunu olduğunu görüyorsunuz.

Türklerin algısının neden “dağa çıkma” noktasından itibaren şekillendiği, öncesini neden kapsamadığı sorusu ise karşımıza sizin, benim, hepimizin, bütün gazetecilerin sorumluluğunu getiriyor Ertuğrul Bey.


“Kürt sorunundaki Türk sorunu”nu aşabilmek için Türklere “ora”da ne olduğunu anlatacak bir medyaya ihtiyacımız vardı, fakat ne yazık ki hiçbir zaman böyle bir medyamız olmadı...
 Tam tersine, medya Türkleri, Kürtlerin sırf vahşi ve kötü insanlar oldukları ve Türk askerlerini öldürmekten zevk aldıkları için “sebepsizce” dağa çıktıkları yönünde “doldurdu...”

Her şeyi bir yana bırakın, sırf Diyarbakır Cezaevi’ni hakkıyla anlatsaydı bu medya, “Türk hassasiyeti” böyle mi şekillenirdi?


“Sizi ayrı bir mahlûk yapacağım...”

Yeri gelmişken, size Diyarbakır Cezaevi’ni anlatan taze bir kitaptan küçük bir bölüm aktarmak istiyorum...

Kasım 2012’de Perî Yayınları’nca yayımlanan E Tipi Hilton adlı kitap, 1983-88 arasında Diyarbakır Cezaevi’nde yatan İsa Tekin tarafından kaleme alınmış... Buyurun, birlikte okuyalım:


“Yüzbaşı Esat Oktay konuşmasını sürdürürken Co komutan tutukluların apış aralarını koklar veya kapardı. 
(“Co”, cezaevi komutanı Esad Oktay Yıldıran’ın Alman kurt köpeğinin adı A.G.)


“Komutan Co nerede görülürse kısa künye yapmak zorundasınız: ‘İsa Tekir, Diyarbakır, emret komutanım Co. Vukuatım yoktur komutanım!’


“Komutan Co’nun karşısına yürüyerek gitmek en büyük suçtur. Önce soyunarak, sonra ellerini ayaklarını komutan köpek Co gibi kullanarak, dişi bir köpek gibi
 sürünerek Co’nun karşısına kadar sürüneceksin. O şekilde komutan Co’ya kısa künye yapıp karşısında heykel gibi bekleyeceksin. Komutan Co isterse ve eğer tuvalet ihtiyacı varsa ellerinize ya da ayaklarınıza işeyecektir. Kıpırdanarak tepki veren olursa, komutan Co’nun yere dökülen çişini yalamak zorunda kalacaktır..


“Baş işkenceci Esat Oktay Yıldıran şöyle diyordu: ‘Sizin en büyük komutanınız, komutan Co’dur. Ona kim karşı çıkar, kim köpek derse onu Co’ya kurban ederim. En büyük Co’dur. Siz bir köpek kadar kıymetli değilsiniz. Sizleri öyle bir kişiliksizleştireceğim ki babanızın, annenizin, kardeşlerinizin ve çocuklarınızın yüzüne bakamayacaksınız. Hiçbiriniz cesaret edip karınızla yatamayacaksınız. Sizi ayrı bir mahlûk yapacağım, ar namus bilmeyeceksiniz, çünkü cinsel organınız artık çalışmayacak. Co, hepinizi kısır edecek, siz kadın oldunuz. Kocanız, büyük komutan Co’dur.”


Bilgi sahibi olmadan duygu sahibi olunamaz

Ertuğrul Bey,

Biz gazeteciler 80-90 yıl boyunca “ora”da neler olup bittiğini biliyorduk, fakat bu bilgiyi çeşitli nedenlerle kamuoyu bilgisi hâline getirmedik. Bu durumda da kamuoyu duygusu, “sebepsizce dağa çıkan vahşi Kürtler” bilgisi üzerinden oluştu. Şimdi de siz ona “Türk hassasiyeti” diyorsunuz işte.

Sadece yedi sekiz bölümü yayınlanabilen televizyon dizisi Bu Kalp Seni Unutur Mu’yu hatırlıyor musunuz? Dizideki, Diyarbakır Cezaevi’ni anlatan birkaç kare bile nasıl bir etki yaratmış, herkes birbiriyle konuşmaya başlamıştı.

Hâsılı günahımız çok Ertuğrul Bey, Allah yardımcınız olsun, sizinki hepimizden çok.

Söylediğiniz gibi barışı gerçekten istiyorsanız, son girişimi de bütün gücünüzle destekliyorsanız, bilin ki desteğinizi en iyi “Türk hassasiyeti”ndeki sorumluluğunuz üzerine düşünerek ve bunu ifade ederek yerine getirebilirsiniz.


NOT.
 Bugün, “büyük af”fın neden “büyük barış”ı sağlamayacağı üzerine yazacağımı söylemiştim. O yazı salıya kaldı.


[email protected]

  • Abone ol