Öncelikle, ölen her gencin toplumu çok sarstığını ihmal etmeden, bu ölümlerin buna denk gelmeyen bir fonksiyona sahip olduğunu söyleyerek söze girmek istiyorum. 1993 Bingöl katliamını milat alırsak, 33 askerimiz dâhil, bugüne kadar yaşanan onbinlerce ölümün toplumu çok üzdüğü, ama bu üzüntünün örgüt ve özellikle eski devlette aynı anlama denk gelmediği ortaya çıkar. Acı ama gerçek, 1993, yani barışa en çok yaklaşıldığı andan itibaren bu çocuklar “nedensiz yere” ölüyorlar.

Çünkü dengesini bulmuş bir savaş vardı ve bu savaşın tartısı, dökülen kanla orantıya geliyordu. Çoğu baskında, PKK’nın daha fazla kayıp vermesinin de mantıksız bir tarafı yok. PKK sadece öldürdükçe değil, hatta daha çok öldükçe güçlenen bir örgüt. Bir sivil toplum kuruluşundan değil, kendi içinde de binlerce infaz yapan, buna rağmen tabanında kritik oranda meşruiyet kaybına uğramamış bir yapıdan bahsediyoruz. En iyi bildiği şeyi yapıyordu, yapmaya da devam edecek. Bunun karşılığının olduğunu hep gördü çünkü. Öldürdükçe ve öldükçe, sorunun kaynağı olan zorba devlet JİTEM örgütü hâline geldi. Bu ise tabanda öfkeyi arttırdı, gerilla sayısı da buna orantılı olarak sürekli tahkim oldu. Hâsılı, PKK’nın davranışlarında taktik arayabilirsiniz, ama siyaset aramak beyhude. Şiddet siyaseti dışlar çünkü.

Ölümlerin sistemdeki fonksiyonu kısaca bu.

Bu nedenle, açıkçası Avni Özgürel’in Karayılan röportajı beni heyecanlandırmamıştı. Leyla Zana’nın açıklamalarından ise daha büyük heyecan duydum. Çünkü örgütü değil, siyaseti önemsiyorum. Örgütü ve savaşı anlamsız kılacak paradigma değişikliği beni ilgilendiriyor.

Tam da bu nedenle, Karayılan’ın “Silvan benim emrimle olmadı, barış olacağı anda bu saldırı her şeyi mahvetti” gibi sözleri çelişkili değil. Asıl çelişki, Türkiye’nin hâlâ PKK’nın yapısını anlamamış olması. Birbirine tezatmış gibi duran Karayılan ve Bahoz Erdal’ın açıklamaları bence bir tezadı değil, örgütün farklı farklı yüzlerini ifade ediyor. Bir azada farklı organlar gibi. Öcalan da Bingöl’ü anlayamadığını söylüyordu. Ne oldu? 1993’ten beri buna benzer bir sürü sözüm ona kuşkulu eylem yapıldı. Örgüt toz kondurmadığı Öcalan’ın fişini “sözüm ona” Silvan’da çekti. Benim analizim yanlışsa, Öcalan’ın adının hiç anılmaması, Karayılan’ın da şu an enterne edilmiş olması gerek. Ama hiç zannetmiyorum; PKK tam da böyle bir yapı.


Örgütle tabii müzakereler sürmeli. Bu müzakerelerin ardında sadece AK Parti değil, Meclis olmalı. Bu savaş uzatmaları oynuyor. Bitmiş bir savaş bu. Bunu PKK da, Türkiye de biliyor. Sorun bu sürecin ne kadar kısa tutulacağı.
 Çünkü gençler ölmeye devam ediyor. Ölümlerin örgütte ve devlette bir karşılığının olmayacağı hâle gelinmeli. Bu nasıl olacak? Kafayı yormamız gereken bu.

Şu kadar net söyleyeyim: Uludere faciası ve sonraki devletin akıl almaz gayrı insani tutumu ölümleri işlevsel kılıyor. Uludere faciası ve Pozantı skandalından sonra örgüte katılımlar arttı. Tersinde ise duraklama yaşanıyor. Bu kadar doğrudan bir ilişki var. Seçmeli Kürtçe dersiyle Kürtçe eğitimin önünün açılması ve Kürt vatandaşların karşılanan her bir talebi ise örgütün savaşma meşruiyetini azaltıyor, Zana ekolüne güç enjekte ediyor. Bir anlamda PKK sorunu ve Kürt halkının haklı talepleri arasındaki organik bağ kesiliyor. “PKK ve Kürt halkının sorunları farklı şeylerdir” söyleminin altını bu şekilde doldurmadıkça, temenniler bizi gerçeklerden sadece uzaklaştırır.


Savaşta ilk insanlık ve ahlak ölür. Bu topraklarda çok uzun bir zamandır savaş var. Türkler ve Kürtler samimiyet ve ahlaklarını sorgulamalı. Ben Leyla Zana’nın çıkışında bu ahlaka daveti görüyorum.
 Zana sözleriyle Kürtleri ve PKK’yı 2012’ye davet etti. Bunun devlette mutlaka bir karşılığı olmalı. Paradigma değişimi ancak bu şekilde olabilir. Kurnazlık ve alicengiz oyunlarıyla, ancak Uludere ve Dağlıca’ya ulaşırız.


Ermenilerin Kürtler benzeri hak talepleri 1915’te toplu imha ile son bulmuştu. Kürtler “Bu ülkeyi birlikte kurduk
 (kurucu, asli unsur), sonra bize verilen sözler tutulmadı” söyleminin ahlakını sorguluyor mu? Bu bir suç ikrarı aslında. Bahsettiğim 1915 ve Ermeniler ile ilgili bir şey değil. Bu savaşı sürdüren kurucu ahlaksızlıktaki ortaklık.Şiddetle bağ bir türlü kopmuyor. Müzakereye, uzlaşıya, paylaşmaya değil, şiddet uygulayarak sorunun öznesini ortadan kaldırmaya dair bir adanmışlıktan bahsediyorum. Paradigma değişikliğinden kastım bu.


Kürtler devlete güvenmemekte haklılar. Ama güvensizliğin ahlakını sorgulamıyor, paylaşıyorlar.
 BDP’nin devletteki değişimi fırsat değil, risk olarak görmesinin nedeni de buydu.Kanımca Leyla Zana son çıkışını yapmasaydı, Selahattin Demirtaş PKK’ya silah bırak çağrısını yap(a)mayacaktı. Zana, ortaya farklı ve reddedilemeyecek kadar güçlü bir ölçü koydu çünkü.

Demirtaş gibi, Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun saldırı sonrası söylemi de olumlu. Ama artık hükümet ve Meclis çok daha hızlı hareket etmeli, kurnazlıklardan, siyasi ürkekliklerden vazgeçilmeli.

Karayılan’ın sözleri üzerinden Dağlıca saldırısını uzun uzun analiz edebilirdim. Ama artık bana bu ölenlere saygısızlıkmış gibi geliyor.


[email protected]

  • Abone ol