Dün 2007-2008 yılında yaşanan iki talihsiz olay neticesinde Türkiye Ermeni cemaatinin iki önemli siyasi kolonunun art arda yıkıldığından bahsetmiştim. Hrant Dink'in öldürülmesi ve Patrik Mesrob II'nin sağlığını ciddi şekilde kaybetmesi çok talihsiz bir zamana denk geldi veya getirildi. Patrikhane ve cemaat yeni bir patrik seçememe basiretsizliğini gösterdi. (Bu konuyu ayrı bir yazıda inceleyeceğim.) AGOS'daki hikâye ise benim zaviyemden dün özetlediğim üzere gelişti. Böylelikle cemaatin zaten zayıf olan kurumları daha da zayıflarken, kişiler sadece Ermeni olmakla bile temsil gücü kazanabilme sorumluluğu ile yüz yüze kaldı. Aslında Patrikhane'nin etkisizleşmesi sivilleşmeyi arzuladığını iddia eden cemaat kesimleri için bir fırsattı; alan boştu, yeni sivil kurumlar yaratılabilir ve ortaya koydukları akıl ve emek oranında meşruiyet elde edebilirdi. Ama görünen o ki, sorun pek de Patrikhane statükosu değilmiş.

Cemaatin üzerindeki ölü toprağının çok köklü, trajik ve acımasız nedenleri var. Bu küçük topluluğa cumhuriyet tarihi boyunca o kadar baskı ve zulüm uygulandı ki, cemaatin bir kısım kurumlarını koruyarak bugünlere gelebilmiş olması, hatta içinden Türkiye ve dünyada etkili aydınlar çıkarması bir başarı ve sebat hikâyesidir. 1915'te bu toplum neredeyse tüm dini ve cismani aydınlarını kaybetti. Tüm manastırlar yıkıldı ve iki bin civarında iyi eğitimli piskopos öldürüldü. Öyle ki Kilise cenaze kaldırmak için bile din adamı bulamayınca biraz dua bilen kunduracı, terzi ve esnaftan papazlar tayin etti. Bugünkü Patriklik krizinde bu hikâye de çok etkilidir.

Bunun ne anlama geldiğini bir göçmen ülkesi olan Türkiye'deki tüm acılı halklar iyi bilir. Balkanlar'dan, Kafkasya'dan ve Ortadoğu'dan gelen ve bugün hala gelmeye devam eden halkların acılı hikâyesi birbirine çok benzer. Eğer Ermeniler sadece Hıristiyan diye adalet kazanının dışında tutulmayacaksa bu tarih hala anlaşılmayı ve saygı görmeyi beklemekte. Taziye mesajı bu manada çok değerli bir ilk adım olmuştur.

Ben henüz cemaatin içe kapanıklık konusunda sertçe eleştirilmeyi hak ettiğini düşünmüyorum. Kürtler tüm örgütlülüğü ile hala devlete güvenemezken, beyaz Türkler imtiyazlarını kaybediyorlar diye Gezi'de çıldırırken, Ermenilerin de bu tarihsel bagajıyla hesaplaşıp üç tane kalmış sayılarıyla kuruluşa katılmalarını bugünden ve mükemmelen beklemek çok adil değil. Çünkü insanlar akıllılar ve değişimin kurumsallaşmasını gözlüyorlar.Ermeniler, her kaosta en çok kendilerinin zarar gördüğünü bilecek bir hafızaya sahip.

Kaldı ki Ermenilere daha yakından bakıldığında sivil siyasete ve reformlara desteğin Türkiye ortalamasının altında kalmadığı görülebilir. 2007 seçimlerinden sonra AGOS'ta yayımlanan bir araştırmada 27 Nisan muhtırası ve 367 kararı sonrası gelen seçimlerde Ermenilerin sivil siyasete ortalamanın üzerinde destek verdiği görülmüştü. Bu durum Dink'in öldürülmesinden sonra gelmesi hasebiyle daha da kıymetliydi. Çünkü o dönemde bizler bir toplu göç dalgasının başlamasından endişe ediyorduk.

Tabii Ermenilerin tercihlerinin 2007'deki bu araştırmadan sonra sabit kaldığını iddia edecek bilgiye sahip değiliz. Bu tarihten sonra reform koalisyonu gittikçe dağıldı ve kafa karıştırıcı birçok olay yaşandı. Gezi bu olayların başında geliyor ve hem hükümetin hataları, hem de seçkin aydınların Erdoğan'a savaş açmaları mutlaka etkili oldu. Lakin buradan Ermenilerin reform karşıtı ittifakta yer aldığı sonucunu çıkarmak ciddi bir haksızlık olur. Kamuoyunda öne çıkan birkaç kişinin tavırları -şahsım dahil- bir toplumu anlamak için yeterli değildir.

Bununla birlikte Ermenilerin bir bölümü açısından reform sürecinin geçmişte yaşananlar gibi geçici olduğuna ve bu ülkede hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir saplantı, eğer varsa, hiç de faydalı olmaz. Hele tarihi ters yüz edip, 1915 ve sonrasındaki tüm o acılı hikâyeden dindarları (Dolayısıyla AK Parti'yi) sorumlu tutup, asıl müsebbiplerin (bugünkü İttihatçıların) projesi olmak, dönemin tarihi imkânlarının boşa harcanmasına yol açar. Dün söylemiştim; bu Ermenilerin diktiği bir elbise değil, Ermenilere ait değil.

Hasılı, temkinli olmak ile müdahil olmak arasında bir denge tutturmak fevkalade mümkündür. Muhalif olmak ve demokrat olmakla da öyle...

Cemaatin yönetim biçimini demokratikleştirecek tüzük hükümetin önündedir. Anayasa çalışmasına Ermeniler çok yetkin ve çoğulcu bir taslak önerisi ile katılmışlardır. Bunlar artması gereken olumlu örneklerdir. Bu müdahil ama demokratik tavrın güçlenmesi hem ülke demokrasisine katma değer sağlayacak, hem de Ermeni toplumunun hayat kalitesini yükseltecektir.

Ama hayat kalitesi sadece maddi meselelerin çözümü ile sınırlı değildir. Benim daha önemsediğim, Ermenilerin yeni Türkiye kurulurken müdahil olmalarının yaratacağı ruhsal yenilenme, güncellenme, özgüven kazanma ve rehabilitasyondur. Yeni Türkiye'nin kurucuları arasında yer almak, hem eşit vatandaş hem de Ermeni olabilmenin mümkün olduğunu deneyimlemek, Türkiye ve Ermenilere şifa verme potansiyeline sahiptir. Eski gerekçeler artık geçersizdir. Değişen bir Türkiye'de hiçbir şey değişmemiş gibi yaşamak, yeni şartları doğru tahlil edememek, nesneleşmek anlamına gelir. Eğer siz konuşmaya başlamıyorsanız, sizin adınıza başkalarının konuşmasının önünü açarsınız. Dikkati çektiğim risk sadece budur.

Özellikle 2015 yaklaşırken unutulmaması gereken şey, Türkiye ve dünyada Ermenilerin hepsi bir odaya kapansa bile, Ermeniliğin hazin hikâyesinden ötürü manevi ve siyasi bir kaldıraç etkisine sahip olmaya devam edeceğidir. Yani Ermeniler sadece kendi tavırlarının değil, kendi hikâyelerinin suiistimal edilmemesi sorumluluğundan da kaçamaz.

Böyle bir durumda yanlış bir strateji izlemek bile nesne olmaya yeğdir. Çünkü insan başkalarının değil, kendi hatalarından öğrenir.

  • Abone ol