(Not 1 : Ahmet Altan başlığımı çaldı, “Hiç öyle ‘ayıptır’ falan demem, yazının girişine ‘ben demiştim’ lafını mıh gibi çakarım”ıyla : PKK’nin intiharı, 23 Eylül. Zira ben de bir “Ben demiştim, maalesef” yazısı planlıyordum, ne zamandır. Ahmet, “bu seferki savaş bir önceki savaş gibi olmaz” uyarısını kastediyor. Ben ise ondan da önceki bir adımı : PKK ve BDP’nin hele seçimlerden güçlenerek çıkarlarsa iyice oyunbozanlık yapıp barıştan kaçacağına ilişkin öngörümü kastediyorum. Bunu en son 14 Mayıs, 19 Mayıs ve 29 Mayıs’ta yazmıştım. Şu aydın düşmanlığı faslı bitsin; hepsinin tekrar üzerinden gidip, neden meselenin radikal Kürt milliyetçiliğinin seçim sonrası “hatâ”ları olmadığını, sol demokratların ise kör kör parmağım gözüne misali bunu niçin ve nasıl, hangi teorik ve/ya duygusal takıntılardan ötürü gör(e)mediğini, ya da Roni Margulies örneğinde savunmaya bile devam ettiğini, bir kere daha irdeleyeceğim.)

(Not 2 : Bu arada Murat Belge Marksizmin teorik kurgusuna ilişkin çok esaslı konulara girdi. Şimdiye kadar “bilim”, “işçi sınıfı” ve “sosyalizm” alt-başlıklarına değindi. Çok şeye katılıyorum ama yer yer katılmadıklarım da var. Bence Murat, Marx’ın bazı önermelerine hâlâ fazla kredi açıyor. Daha önemlisi, Marx’ın çıkış noktasını tartışmıyor gibi [veya henüz tartışmadı]. Bana göre bu nokta, Marx’ın 1789 Fransız Devrimini aşırı-teorize edip, bütün bir “kaçınılmaz ve evrensel devrim” modelinin temeline yerleştirmesi. Yani Marx’ın felsefeyle, Sol Hegelcilikle başlayıp sonra ekonomik dayanaklar arayan revolüsyonizmi. Kanımca işçi sınıfı, bilim, sosyalizm [= tarihin yönü] ve başka her şey, bu devrimseverlik etrafında örülüyor. Başka bir deyişle, Marx gerçekten “tek yol devrim”ci ve asıl sorun da burada. Bilmem Murat ne der ? Fakat uzun lâfın kısası, ben de sabırsızlanıyorum; yakında bu alana döneceğim.)

Ama şimdilik, kaldığım yerden devam edeyim. İdeolojik yalan komünistler ve KP’lerle sınırlı değildi elbet. En korkunçlarını milliyetçi ve aşırı-milliyetçi akımlar, özellikle de Faşizm ve Nazizm söyledi. Türkiye’yi bugün de en çok, Türk milliyetçiliğinin Ermeni soykırımı ve Kürt sorununa ilişkin yalanları esir alıyor, geçmişte yaşatmayı sürdürüyor.

Ne ki, ideolojik yalanın özel bir varyantı olarak partisel yalan, biraz farklı bir mesele. Birincisi, Faşizm veya Nazizmde (ya da bir diğer milliyetçi otoritarizm olarak Kemalizmde) parti değil lider ve liderin kişisel karizmasıyla ışık saçtığı ideolojik nüfuz alanı büyük önem taşıyordu. İkincisi, Faşizm ve Nazizmin, belki çok yaşamadıklarından, ya da belki milliyetçi doğaları gereği, örgütlü bir enternasyonalleri olamadı. Her iki nedenle, aydınların Faşizm ve Nazizmle ilişkisi, partisel bir aidiyet üzerinden kurulmadı; daha çok, bir dönem cazibesine kapılmak, yörüngesine girmek ve çıkmak biçimini aldı. Ait olunan yalan, partinin değil, bütün bir ideolojik-karizmatik âyinin ve cezbe halinin yalanıydı.

Oysa Komünizm bu açıdan değişikti; parti, gelenek ve enternasyonal çok daha büyük önem taşıyordu. Lider kültleri eksik değildi kuşkusuz; lâkin eninde sonunda gidip partiye katılıyordunuz; işçi sınıfıyla ilişki, çoğu zaman sendikalar üzerinden, gene parti tekelindeydi; öyle ki, partiye üye olmak suretiyle “tarihin öznesi”yle aynı (reel veya hayalî) cemaate de intisap ettiğiniz hissini taşımanıza karşılık, partiden ayrılma veya çıkarılma halinde bu kollektif kimlik ve kitle bağları da yokoluyordu (nitekim birçok aydın-komünistin anıları, kitlesizlik ve kimsesizlik korkusu yüzünden partiden kopamadıklarına işaret ediyor).

Kuşkusuz bu yazdıklarım, en çok, 1945 sonrasının görece büyük ve “proleterleşmiş” KP’leri, örneğin PCF ve PCI için geçerli. Ama özetle, aydınların Komünizmle ilişkisinde partililik tâyin ediciydi ve yalnız ideolojiyi değil, daha spesifik olarak parti çizgisini savunmayı beraberinde getiriyordu. Parti çizgisi de sırf yerel değil, çok daha evrenseldi. Uluslararası komünist hareketin “genel çizgi”sini içermek ve ona uygun olmak zorundaydı. Kâğıda yazılı program maddelerini aşan bir şeydi bu; bütün bir geleneği, partinin her hücresi ve zerresine nüfuz etmiş bir kültürü kapsıyordu.

Yeri gelmişken belirteyim; o ortam ve atmosferi, o kurumlaşmış ilişkiler ağını, 60’lı ve 70’li yılların asıl komünist gelenekten değil bambaşka kökenlerden; sol-milliyetçi gençlik hareketleri, İttihatçılık, Kemalizm ya da Castro ve Guevara hayranlığı veya Tricontinental’cilik gibi farklı “devrimci konspirativizm”lerden türemiş küçük fraksiyonları, kendilerinin de birer dar kadro örgütü olmaları ve hattâ yer yer KP’leşme iddiaları peydahlamalarının yarattığı yüzeysel benzerliklere karşın, doğru dürüst tanımamışlardır ve pek tasavvur edemezler.

(PKK’nın örgütsel despotizmi bile, elinde silâh olduğu için korkunç ama, en azından söylemiyle, tarihteki gerçek komünist “parti çizgisi” disiplininin artık zamanını şaşırmış, fazla zoraki, eğreti duran ve biraz kendi kendine şişinen, kendi kendine efelenen kötü bir kopyasını, bir karikatürünü andırıyor.)

  • Abone ol