Orta-Doğu’daki son gelişmeler, Mısır’daki darbeye ve bu ülkeyle Suriye’de meydana gelen ağır insan hakları ihlallerine uluslararası alanda duyulan kayıtsızlık, hatta şu veya bu nedenle gösterilen hoşgörü bu başlıkla çelişiyor belki ama gelişen dünyanın gidişatı bu yönde. Birçok ülke birbirinden karmaşık, içinden çıkılamaz sorunlarını demokrasiyle çözüyor ya da çözmek için adım atıyor. Öyle ki evrensel ilkelere dayalı standart demokrasi bile yeterli olmuyor bazı durumlarda. Sorunları çözebilmek için daha çok demokrasi gerekiyor, İspanya’da olduğu gibi.

Geçtiğimiz hafta, özellikle 11 ve 12 Eylül, demokrasi açısından, daha doğrusu demokrasi eksikliğinin dünyada nelere mal olduğunun anlaşılması bakımından önemli günlerdi. Tam 40 yıl önce Şili’de seçilmiş Devlet Başkanı sosyalist Allende, kendini ülkenin kurtarıcısı ilan eden General Pinochet’in darbesiyle yıkılmıştı. Bundan yedi yıl sonra bir 12 Eylül günü,  Şili’deki kadar çok insan ölmüş olmasa da Türkiye de bir askeri darbe yaşamıştı. ABD yönetiminin Pinochet darbesine destek verdiği, 12 Eylüle de yeşil ışık yaktığı yazılmış, çizilmişti.  Sonra, 2001 yılının 11 Eylül günü insan hayatını hiçe sayan şiddet bu kez ABD’yi vurmuştu. Ortada bir askeri darbe yoktu ama New-York semalarında kol gezen acımasız terör, İkiz Kuleleri yerle bir etmişti, arkasında binlerce isimsiz kurban bırakarak.

Geçen hafta uluslararası toplumun kendi halkına karşı sadece konvansiyonel değil, kimyasal silah da kullanan Baas rejimine olası müdahalesi tartışılırken, anımsattığım acı olayların kurbanları da anıldı bu üç ülkede. Keşke dünyanın her ülkesinde demokrasi, daha çok demokrasi olsaydı, insanların başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterilseydi de bu acılar yaşanmasaydı.

Bu yıl 11 Eylülde Suriye konusunun gölgesinde kalan bir başka gelişme daha oldu dünyanın bir başka köşesinde. İspanya’da kendini ayrı bir millet sayan ama anayasanın özerk topluluk olarak tanımladığı Katalunya’da” ulusal gün” Diadia vesilesiyle sokağa çıkan bağımsızlık yanlıları, Fransa sınırından başlayarak 400 kilometrelik tüm sahil boyunca bir insan zinciri oluşturdu. Bu, demokratik bir ülkede, daha çok demokrasi talebinden başka bir şey değildi kuşkusuz.

Katalunya’da insan zinciri

Konuyla ilgili yazılarımı okumuş olanlar, İspanyol Anayasasına göre bölge değil bir “ milliyet” olan Katalunya’da bağımsızlık eğiliminin yeni Katalan Özerklik Statüsü’nün  (Estatut) 2010’da Anayasa Mahkemesince öze ilişkin olmayan bazı kısmi iptallerle kabul edilmesiyle birlikte arttığını anımsarlar. Milliyetçi Katalanlar, yeni Estatut ‘un Temsilciler Meclisi’nce kabulünden önce o dönem iktidarda olan PSOE (Sosyalist İşçi Partisi)  kurmaylarınca budanmış olmasından rahatsızdı. Meclis’te o zaman ret oyu kullanan bugünkü iktidar partisi PP’nin (Halkçı Parti) bununla yetinmeyip Estatut’u Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi bu memnuniyetsizliği daha da arttırmıştı. Aradan dört yıl geçtikten sonra, Anayasa Mahkemesi’nden gelen kısmi iptaller Estatut’un özüne dokunmasa bile Katalan milliyetçileri çileden çıkarmış ve yarım milyondan fazla kişiyi sokağa dökmüştü.

Demokrasilerde talepleri zamanında karşılamak, geciktirip tırpanlama kurnazlığına yönelmekten çok daha olumlu karşılık buluyor. Geciktirilerek karşılanan talepler insanları tatmin etmediği gibi bazı yeni talepleri de gündeme getiriyor. Katalunya’da bağımsızlık talep edenlerin son üç, dört yıl içinde çığ gibi büyümesi ve sandıktan salt çoğunluk olarak çıkmasının başlıca nedeni bu. Ayrı bir yazı, hatta bir yazı dizisi olabilecek bu konuyu ayrıntıya girmeden biraz daha açarsak, bağımsızlığa giden yolun Katalunya’nın egemen partisi milliyetçi CİU’nun (Convergència i Unió) özerklikçi tutumunu bir tarafa bırakarak bağımsızlık tezini benimsemesiyle açıldığını belirtmek gerekir. Böyle bir değişikliğin temel nedeninin 2010 seçimlerinde Parlament’te (özerk parlamento) salt çoğunluğa yakın sandalye kazanan CIU’nun ekonomik krizin etkisini yumuşatmak amacıyla devlet ile mali anlaşma (pacto fiscal) yapma önerisinin, başka bir deyişle daha çok özerklik talebinin PP hükümetince kabul edilmemesi olduğunu söylemek mümkün.

Sonra olaylar özetle şöyle gelişti: önce CİU Başkanı Artur Mas geçen sonbaharda Başbakan Mariano Rajoy’la köprüleri atarak, “mali anlaşma yoksa, ben de bağımsızlığı savunurum” noktasına geldi ve öteden beri bağımsızlık yanlısı Cumhuriyetçi sol parti ERC (Esquerra Republicana de Catalunya) ile işbirliği yaparak 25 Kasımda (2012) erken seçimlere gitti. Anayasaya göre özerk yönetimin yetkisi olmamakla birlikte, iki parti 2014’te kendi kaderini belirlemeyle ilgili bir referandum düzenlemeyi seçmene vaaat etti ve sandıktan salt çoğunlukla çıktı. Ardından aylarca tartışılan egemenlik bildirisini Parlament’ten geçirdi. 

Kendi geleceğini belirleme sürecinin demokratik biçimde, Katalan toplumunda diyalogla yürütüleceği vurgulanan bildiride referandum sözcüğüne ve daha önce “2014” olarak açıklanmış olan tarihine yer verilmedi. Bu hakkı mevcut yasal çerçevelerden (marcos legales) yararlanılarak kullanılacağının ve süreçle ilgili olarak devlet ve Avrupa kurumları başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarla diyalog ve müzakereler yürütüleceğinin altı çizildi.  

Taraf’ta ayrıntılarıyla yazmış olduğum gibi, bu gelişmeler aslında özerklikler sistemine dayalı 1978 tarihli İspanyol anayasasına aykırıydı. Özetle belirtmek gerekirse, anayasa özerk yönetimlere hem İspanya’dan ayrılma, hem de kendi kaderini belirleme gibi BM sisteminde sömürge altındaki halklara tanınan bir hakla ilgili olarak referanduma gitme hakkını tanımıyor.  İspanya Anayasa Mahkemesi’nin konuyla ilgili içtihadına göre, ayrıca merkezi hükümetçe düzenlenebilecek böyle bir referanduma sadece özerk bir topluluğun değil tüm İspanyol halkının katılması gerekiyor. Dolayısıyla son olarak yayımlanan bir kamuyu yoklamasına göre Katalan halkının yüzde 52’sinin bağımsızlıktan yana olması  pek bir şey ifade etmiyor.

Anayasalar değişebilir ama...

Anayasalar sonuç itibariyle değişmez metinler değildir elbette. Toplumun talepleri doğrultusunda ve her zaman “daha çok demokrasi” ilkesi doğrultusunda değiştirilebilir. Katalunya’da sandıktan sürekli olarak bağımsızlıkçı bir çoğunluğun çıkıyor olmasının İspanya’ya bu konuda  baskı  yapacağına kuşku yok. Kamuoyu yoklamalarına göre, Mas hükümetine dışarıdan destek veren bağımsızlık yanlısı ERC, şu sıralarda Katalunya’nın birinci partisi konumuna yükselmiş durumda. Bu nedenle CİU da, içindeki Hıristiyan-demokrat kanadı  Unió İspanya’dan ayrılmaya karşı çıkıyor olsa da, bağımsızlık rüzgârını iliklerine kadar hissediyor. Dolayısıyla İspanyol siyasetinin Katalunya için bir şeyler yapması şart görünüyor.

Ana muhalefet partisi PSOE, özellikle Katalan kolu PSC, Katalanlara artık eskidiği anlaşılan yeni Estatut’un yerine yenisini öneriyor. Aslında ana muhalefetin İspanya’nın bütününü kapsacak olan bir federal İspanya projesi var. Daha 90’lı yılların sonlarında dillendirilen bu proje, İspanya’nın fiilen adı konulmamış bir federalizme dönüştüğü görüşüne dayandırılıyordu. Federal İspanya son dönemde Katalunya’nın İspanya içinde tutulma formülü olarak sosyalistlerce sıkca dile getiriliyor. Peki federal sistem bağımsızlıkçıları tatmin eder mi? 

Katalan milliyetçiler konuya AB üyesi bir bağımsız Katalunya açısından bakıyor. Oysa bir üye devlet bölünür ve içinden yeni bir devlet çıkarsa, bu devletin –Kosova gibi istisnai olarak uluslararası camia tarafından tanınması halinde bile- AB üyeliğini otomatik olarak yitireceğine kuşku yok. AB kuruluş anlaşmalarını imzalayacak, tüm ölçütleri karşılayacak durumda olsa bile Katalunya’nın üye olmak için İspanya’dan veto yememesi şart.

Kaldı ki Katalan milliyetçilerin Katalunya’nın İspanya sınırları içinde kalan bir bağımsız devletle nasıl tatmin olacakları da ayrı bir tartışma konusu oluşturuyor.  Katalunya’nın diğer ucu olan “Rousillon” bölgesi 1659’da imzalanan Pirene Anlaşması’ndan bu yana Fransa sınırları içinde kalıyor.  Milliyetçi Katalanların hayali olan Birleşik Katalunya’nın oluşması için sadece İspanya’nın değil aynı zamanda Fransa’nın da ikna edilmesi gerekiyor ki bunun bugünkü konjonktürde gerçekleşmesinin “imkansız” olduğunun altını çizmek gerekiyor. Tıpkı dünyanın başka bölgelerinde, örneğin Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerde olduğu gibi.

Kürt sorununu çözmek için daha çok demokrasi

Bugün dört ülkeye dağılmış olan Kürtleri bir araya getirerek Büyük Kürdistan’ı oluşturmak, bazı senaryolarda dile getiriliyor olsa da, Birleşik Katalunya hedefi kadar olanaksız görülüyor. Ayrıca Kürtlerin içinde yaşadıkları ülkelerin çoğu demokrasiden nasibini pek almamış olduğu için demokrasi taleplerinin çıtası da Katalanlara oranla daha düşük kalıyor. Ancak İspanyol siyasetçiler Katalanların taleplerini karşılamak için nasıl gerekirse demokratik anayasalarını “daha çok demokrasi” ilkesi doğrultusunda değiştirmeyi düşünüyorlarsa, siyasetçilerimizin de  Kürt sorununu aynı ilke uyarınca ve gecikmeksizin çözmeleri gerekiyor.

Ama gel gör ki, geçen yazımda altını çizdiğim gibi, Türkiye’de hep daha az demokrasiyi önceleyen bir devlet aklı ve parti siyasetleri var. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda siyasi partiler bir yılı aşkın süredir bireysel bir hak olduğunun altını çizdiğimiz “ana dilde eğitim” hakkını yeni anayasaya dâhil etmemek için direniyor. Hal böyle olunca diğer siyasi partilerden demokrasi konusunda bir adım önde giden AK Parti de, iki, üç adım öne geçmeyi gereksiz, hatta sakıncalı buluyor ki “demokratikleşme” adı verilen yasal düzenlemeler paketini bir türlü açıklayamıyor.

Bu ülkede adına derin devlet mi denmesi gerekiyor bilmem ama her zaman, her vesileyle “daha az demokrasi” zihniyetini savunan ve siyasetçileri de yakından etkileyen devlet aklını aşmak nedense mümkün olmuyor. Çünkü siyasi senaryolar seçmenin hep daha az demokrasiye oy vereceği üzerine kuruluyor ve AK Parti gibi demokratik açılımlar yapmaya hevesli bir parti bile açılımlarını oy kaybedeceği kaygısıyla hep sınırlı tutuyor. Seçmen mi böyle istiyor gerçekten, yoksa bilmediğimiz bazı şeyler mi var? 

Bu sorunun yanıtı yok ama şurası muhakkak ki Türkiye daha çok demokrasi hedefiyle evrensel ilkeleri benimseyemediği ölçüde Orta-Doğu’ya da model oluşturamayacak.     

 

  • Abone ol