Dünyanın altını üstüne getirmekte Amerikalılar gibisi yok. Birkaç gündür Amerikan “işletme” (“business”) mantığının yüksek öğretime nasıl girdiğini kendi görebildiğim biçimleriyle anlatmaya çalışıyorum. Bunu başlatan, benzeri daha birçok şeyi de başlattığı gibi, Amerikan kapitalizmi. Amerikan kapitalizmi, geçen yüzyılın sonunda, hayatta ne var ne yoksa, bunlara “para” açısından bakmanın “ayıp” denecek bir yanı olmadığını keşfetti. Sosyalizme karşı nihai zaferini kazandığına inandığı bu dönemde...

Evet, dünyada her şeyin maddi karşılığı vardır, çünkü olmalıdır. Bir doktor hasta tedavi ediyorsa, maddi karşılığı olmalıdır. Bu olmazsa, bir zaman sonra doktor olmaz –ya insanlar “karşılığı yok” diyerek doktor olmaktan vazgeçtikleri için ya da “varsın olmasın, ben gene yaparım” diyenler bir zaman sonra acından öldüğü için.

Bu böyle de, bir hastaneye CEO tayin edilip “ben buraya nasıl daha fazla kazandırırım?” gözüyle bakmaya başlarsanız, bir süre sonra hastane tuhaflaşır.

Tuhaflaşıyor ve tuhaflaştı. Doksanlardan bu yana dünya habire böyle tuhaflaşıyor. Hastanenin mali başarısından sorumluysanız, insanları nasıl iyileştireceğinizi düşünmekten hemen vazgeçer, size gelen hastalardan daha fazla parayı nasıl alacağınızı düşünmeye başlarsınız. Belki önce “ziyaretçiye izin vereyim, para keseyim” dersiniz; “şık bir kantin işleteyim, oradan keseyim” dersiniz. Bunları demeye başlayınca, “şık kantin”den alışveriş etmeyen hasta gelmesini istemezsiniz –merak etmeyin, zaten onlar da gelmez, gelemez.

Ama iş bununla kalmaz tabii. Para kazanmanın tek yolu kantin mi? Kadın gelmiş, doğuracak. Kaç paraya doğuruyor? Şu kadara... Ama bir komplikasyon çıksa, “sezaryen lâzım” dense, o para bilmem kaç katına katlanıyor. O halde bunu bir politika haline getirelim.

Bu da yalnız “Kadın-Doğum”la sınırlı kalacak değil. Hastaneye böyle bir dâhi CEO gelmişse, her yeri düşünür: “sineğin yağı” ya da “hastanın yağı” nerede nasıl çıkarılır; onkolojide ne yapılır, poliklinik nasıl işletilir vb.

Deha çalıştıkça bu CEO armağanlandırılır. Başka hastaneler durumu görür. Onlar da aynı “rasyonel” ve “verimli” ilkelerle çalışmak ister. Sırayla çalışırlar.

Böyle hastaneler dünyada var mı, Türkiye’de var mı, bilmiyorum. “Vardır” diye iddia edecek bilgilere sahip değilim. Ama bu CEO zihniyetinin bütün dünyada var olduğunu biliyorum. Etkin ve etkili de. Bu zihniyetin Türkiye’de de olduğunu biliyorum. Yalnız “hastane” gibi yerlerde kalmadığını da biliyorum.

Önceki yazılarda “nicelik” derdinden söz etmiştim. Nicelikler büyüdükçe, sizin ölçüm araçlarınız da daha çok “sayı” ölçütüne yönelmeye başlıyor. “İstatistik” mantığı, “değer” anlayışının önüne geçiyor. Gene Amerika’dan dünyaya yayılan şu “akademik yayın” komedyasını düşünün. İnsanları daha çok yazarak ve yayımlayarak bilgilerini paylaşmaya teşvik etmek için, bir “terfi” aracı olarak, yaptığı yayını en önemli ölçüt haline getirdiler. Sonunda bu iş “publish or perish” (yayımla ya da yok ol) vecizesini de üretti. Şimdi yayın bol, bunun sonucu.

Peki, bunu yapmak. Yazı yayımlayanları daha akıllı adamlar haline getirdi mi?

Hayır. Öyle bir şey olmadı. Az akıllı adamların yayınları çoğaldı sadece. Bu da aslında herkesin işini zorlaştırdı. Çünkü ilgilendiğiniz, araştırdığınız konuda “bunlar da var” diye bir yığın ıvır zıvır yazı okuyorsunuz; sonuç sadece vakit kaybı.

“Bir yılda kaç makale?” “Hangi dergilerde?” Bunları ölçmek kolay. Ayrıca, o dergileri de derecelendirin. A’da çıkan yazıya 5, B’de çıkan yazıya 4 puan verin. Böylece, “akademik muhasebe” etkinliğini uzatırsınız. Toplama, çıkarma, bu iş daha da keyifli hale gelir.

Ama o topladığınız, çıkardığınız yazıların içeriğinin akademik değerini ölçmek kolay değil. Teorik olarak, bunu o dergileri yayımlayanlar denetleyecek. Ya pratikte? Dergileri okuyun, ne olduğuna siz karar verin.

Akademinin modeli “modern işletme” mi olacak? Ben gericiyim. Benim modelim “arkaik lonca”.

  • Abone ol