Cuma günü Hadi Uluengin bir anketten söz ediyordu. Onun da dediği gibi, aslında nicedir bildiğimiz hikâye. Türkler, “yabancı”ları sevmiyor! Ankete cevap verenlerin yüzde 65,1’i yabancıya konut satılmasına karşıymış, çünkü zaten yabancı komşusu olmasını da istemiyormuş.


“Nicedir bildiğimiz hikâye” çünkü zaman zaman böyle anketler yapılır ve her seferinde bu sonuç alınır. Ama bunun böyle olduğunu anket yapılmasa da biliriz. Yazılanlar, konuşulanlar, böyle olduğunu tekrar tekrar gösterir.

Ama, “böyle” olan ne? Yani, düşünerek kararlaştırılmış bir “zenofobya” mı bu; bilinçli bir tutum mu? Bana pek de öyle gelmiyor. Daha doğrusu, bu anketlere bu şekilde cevap veren herkesin bilinçli “zenofob” olduğunu sanmıyorum.

Öyle olanlar var. Bunlar, çok zaman zenofobiye cevaz veren bir ideoloji benimsedikleri için —bu bir İslâmcılık olabilir, Ülkücülük haydi haydi olabilir, ama “ulusalcılık” da olabilir— “yabancı düşmanı” oluyorlar. Ancak, bunun yanısıra, aileden aldıkları bilgi ve görgü gereği yabancı düşmanı olan ve dolayısıyla o ideolojilerden birini benimseyenlerin de bulunduğunu hatırda tutmak gerek.

Önemli olan, bunun neredeyse bir “resmî” tutum haline gelmesi. Zaten öyle olduğu için bunu “aile”den, “aile mirası” olarak tevarüs edebiliyorsunuz. Birçok kişi için böyle bir “aile terbiyesi” sözkonusu; ama eğitim sisteminde ya da toplam medya yayınında da, böyle bir tavrı zayıflatacak, geçersizleştirecek bir şey görünmüyor. Tersi geçerli. Yukarıda saydığım bütün ideolojilerin kendi “yabancı”ları ve onlardan “nefret etme nedenleri” var. Bunun yayını da eksik değil.

Sıradan bir Müslüman için “gâvur” sevmemek, “doğal” durum. Bundan sıyrılmak ciddi entelektüel çaba gerektiriyor. Küçükken edinilmiş alışkanlıkların çoğunda olduğu gibi, tam etkili olamıyor da. Ama, bakıyorsunuz, İşçi Partililer Ümraniye’de mi, neredeyse, bir Protestan kilisesinin açılmasına karşı nümayiş yapıyorlar, engellemeyi de başarıyorlar. Silâhlı Kuvvetler “misyonerler” konusunda teyakkuza geçiyor. Sonra gelsin Hrant cinayeti, Santoro cinayeti, Malatya...

Avrupa ülkelerinden söz etmiş Hadi. Evet, Avrupa ülkelerinde yaşayan birkaç milyon Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bulunuyor —azalmış haliyle. Bunların malı mülkü tamam, yaşadıkları ülkede; ve kısıtlayıcı herhangi bir uygulama olsa kıyameti koparırız. Ama yıllardır o ülkelerde yaşayan Türkiye yurttaşlarından yukarıda değindiğim ideolojileri benimseyenleri gene fanatik yabancı düşmanı.

Demin söylediğime döneyim. Bence çoğunluk böyle konuşmaktan geri kalmadığı halde, sistematik bir “yabancı düşmanlığı” ile yatıp kalkmıyor. “Cemaat” bağlarının zayıfladığı, kendi ülkelerinde bile insanların yarı- göçmen olarak yaşadığı bir ortamdayız. Kastamonu’dan İstanbul’a gelmiş adam, alt katta oturan Konyalı’ya da güvenmiyor, üst katta oturan Giresunlu’ya da. Onların Konyalı ve Giresunlu olmaları, güvenmemesi için yeterli neden. Ama onlar da Kastamonu’dan gelmiş olsa ne olacak? O zaman güvenecek mi?

Hiç sanmıyorum.

En Kötüsünden bir bireycilik gelişti bu topraklarda. “Cemaat”ten “toplum”a geçiş (yanigemeinschaft ’tan gesellschaft ’a) ne kadar yarım yamalaksa, “bireyleşme” süreci de öyle. Genel güvensizlik ortamında kendini savunma içgüdüsü ve Darwin’i aratmayan varkalma mücadelesi, bireyselleşemeden bireycileşen insanlar yarattı.

“Yabancı” büyülü bir kavram. İçeriği alabildiğine geniş. Son analizde “ben olmayan” her şeyi kapsayabilir. Bir gün Alman “yabancı”dır, ama ertesi gün başka ilden biri, yarın öbür gün kendi hemşerin “yabancı” olabilir. Yani, somut ve kalıcı bir “gösterilen”i olmayan, “gösterilen”i koşullara ve keyfe göre değişebilen bir “gösteren”. O koşulların içinde “korku”nun, “eziklik”in bayağı geniş payı var.

http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-yabanci-dusmanligi.htm

  • Abone ol