Her şey, kasabadaki genel tuvaletin kapı arkasına yazılmış olan “bir cümle” ile değişecek kadar, keşke kolay olaydı. Ruhları tepeden tırnağa sarsılarak o lâhza dönüşen bir kentin anlatıldığı, Jules Romains’in Dirilen Şehir’inde öyledir, meselâ. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’a başlarken, “bir gün bir kitap okuyup, bütün hayatının değişmesi”ne yol açacak bir güçle, benliğinin kopup uzaklaştığını sanması da, farklı değildir bundan.

Lâkin değişimlerin diyalektiği böyle işlemiyor yaşamda ama. Değişimler, damlaya damlaya birikimlerin, önünde durulamayan ivmelerle akışkanlıklara dönüştüğü, hayatın içten içe devinimleridir. Devasa bir mihverin içinden geçilirken, aynı zamanda etrafları, bezdirici gel-gitlerin sabır taşlarıyla da örülüdür.

O yüzden, Bildiğin Gibi Değil adlı kitaba gönderme yaptığım ve “ben de artık Kürt’üm” diyerek empati kurduğum bir önceki yazımdan dolayı, değiştiğimi ve ötekilerin safına geçtiğimi ileri sürerek hakaretler yağdıranlara karşı, elbet yılgınlığa düşecek değilim.

Fakat ne değişmesi, ne saf tutması? Zira kendi içini yiyerek çürüyen bu kurtlu meyvenin hiçbir tarafında değilim, zaten ben. Sadece, şu cılız sesimle çığlık atmaya çalışıyorum ki, bu kirli savaş dursun da, bir an önce iyi şeylere başlanabilsin.

Aksi halde, kendi gözlerine kendileri mil çekenler bilsinler ki, böyle giderse bu günleri dahi aramanız yakındır, hepinizin.

Türklere de, Kürtlere de bir kez daha sesleniyorum şimdi; böyle etnisiteye, dine, mezhebe dayalı ilkelliklerden bir an önce vazgeçiniz. Toplumdaki birlikteliklerin uyumunu, sadece ve sadece, “insan olmak” ölçütünde aramakla yetininiz.

Hepsi de yoksulların çocukları olan kırk-elli bin ölü bedenin üzerlerinde tepinerek sürdürülen otuz yıllık bu iç savaş, tarafların nispeten bu işe tahsis ettikleri unsurlar arasında geçti, bu güne kadar.

Ne ki, örneğin “KCK Projesi”nin uygulayımındaki yoğalma, hep böyle gideceği konusunun artık gelip duvara dayandığını göstermektedir.

Üstelik KCK’nın ne olup, ne olmadığını doğru dürüst bilen de, algılayan da yoktur.

KCK, “Kürt Sorunu”nu bir üst aşamaya taşıyacak olan bir dizi yapılanmadaki yeni ve nihai stratejidir. Abdullah Öcalan’ın kişiliğinde somutlaşan “ulu önder” kültünün, topyekûn bir savaşı da göze alarak,Pan-Kürdist hedefler bütününe varabilmek için, yeryüzünün tüm Kürtlerine yüklediği bir misyondur.

İhtiyari değil, tüm Kürtleri zorunlu olarak çatısı altında toplamayı amaçlayan ve o nedenle de İran’da, Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta ve hatta Avrupa’daki diaspora Kürtlerini de kapsayacak şekilde; ilkin yaşadıkları ülkelerdeki federasyonlarını yaratmalarını, daha sonra da, o ülkelere rağmen aralarında konfederatif bir yapı kurmalarını, kararlarına eğer o toplumlar tarafından saygı gösterilmezse, o takdirde de tıpkı onlar gibi bağımsız bir devlet çatısı altında toplanmalarını öngören ve bu ideaya ulaşmayı emreden bir manifestodur.

Kürdistan bağlamında, “kendi kaderini tayin etme hakkı”nı, milliyetçi temelde devlet kurmak değil de, adı geçen ülkelerdeki siyasal sınırları şimdilik sorun yapmadan ve bu sınırları varsayımsal olarak by-pass edip, şimdilik esas almadan, kendi demokrasisini kurma hareketidir, dese de, esasen anti-demokratik, ırkçı ve dayatmacıdır.

Örneğin, Kürt olan herkes, şiar edinilen hedefleri savunmak için savaşmanın bilincini edinmek, bu uğurdaki çalışmaları desteklemek ve direniş mücadelesine bilfiil katılmakla yükümlüdür.

Netice olarak KCK, bugüne kadar kurulmuş ve bundan sonra da kurulmaları öngörülen misyon organlarını şemsiyesi altında toplayarak, tartışmaya kapalı olan ilkelerin ışığında ve ana hatları belirlenmiş iş bölümü çerçevesinde, inisiyatif alıp “durumdan vazife çıkararak” çalışılan, mutlakçı ve kendine özgü, devletsel bir organizasyondur.

Sayıp dökülecekler, bu yazı alanının telâfi edemeyeceği kadar çoktur. Önemli olan, bu paradigmanın, en önce Kürt halkını, hemen beraberinde Türkleri ve hatta tüm Mezopotamya’yı görülmedik ölçülerde kana bulayacak bir “macera” olduğunun söylenebilmesidir.

Çağın dışında kalmış bir konseptle, klânlara, aşiretlere ve şeyhliklere yaslanıp, ilkel ve zorba bir komünal düzeni önererek, 21. yüzyılın da yitirileceğinin göz göre göre işaretleri verilmektedir.

Ben Kürtleri, böyle bir düzene müstahak görmeyecek kadar seviyorum.

O nedenle diyorum ki, yeni bir anayasa yapacak olan ey AKP, ey CHP, ey MHP, ey BDP ve ey tüm Türkiye halkı… gergin bir ipe dizilmiş, rüzgârlarda savrulan çamaşırlar gibiyiz. O ip kopacak olursa, hepimiz toza-çamura, pisliklere beleneceğiz. Eğer kopmasını istemiyorsanız, o ipin tekrar gerilip zorlanmayacağı kadarlık salınması gerekiyor. O salınma, esas olarak temel hak ve özgürlükler ile, yerinden yönetim ilkesinin, tüm yurt sathında radikal bir anlayışla hayata geçirilmesi, demektir.

Bunu yapmazsanız ne olur?

Anımsarsanız, yazımın en başında, değişimlerin bir süreçler manzumesi olduklarını vurgulamıştım.

Evet, değişimler öyledirler; ama başkalaşımlar öyle olmayabilirler. Kafka’nın Dönüşüm’ündeki gibi, bir sabah yataktan, bir bakmışsınız ki, kocaman bir hamam böceği olarak kalkmak da var.

İşte o olur!

  • Abone ol