Askerî vesayetle hesaplaşmanın üstünkörü açılmış tutarsız ceza davalarıyla değil de, bilinçle atılacak reformist adımlarla ve idari tasfiyelerle siyaseten hâllinin daha doğru ve verimli olacağını söyleyip durmuştum.

Ama yazık ki öyle olmadı.

Bugün size, seçilen o yolun yanlışlığı yüzünden içine düşülmüş bir komedinin gözden kaçan bir başka boyutunu daha göstermek istiyorum.

Biliyorsunuz, “aslî ceza” olarak verilen mahkûmiyetlerin kendiliğinden bir neticesi olarak “fer’î ceza”ları da içereceği; bu mahiyette olmak üzere, emekli ve muvazzaf oluşları ayırt dahi edilmeksizin hüküm giyen tüm subay ve astsubayların “rütbelerinin söküleceği; diplomalarının, kılıç ve beylik tabancalarının geri alınacağı” her tarafta yazılıp çizildi.

Ne ki, koskoca Türkiye’nin hukuk mahfillerinde olsun, meseleye kuşkuyla bakan küçücük bir yaklaşıma bile rastlanmadı.

Oysa Askerî Ceza Kanunu’nun 3. maddesinde askerî şahıslar “mareşalden asteğmene kadar subaylar, astsubaylar, MSB ve TSK’nın kadro ve kuruluşunda çalışan sivil personel, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er ve (silâhaltına alınan diğer) erler ile askerî öğrenciler” olarak sayılmış, ama bunların içine emekli subay ve astsubaylarkatılmamıştır.

Aynı şey, İç Hizmet Kanunu bakımından da geçerlidir.

Çünkü askerler, emekli oldukları andan itibaren muvazzaflıkları biten sivil kimselerdir ve artık askerlikle hiçbir ilişikleri kalmamıştır.

Sohbetleriniz esnasında onlara “paşam, albayım, yüzbaşım” diye hitap etmeniz, rütbelerini geri getirmez.

Emekli bir savcıya gene aynısıyla seslenmeniz, yahut eski bir öğretmene “hocam” demeniz ne ise, bu da o kadarlık bir şeydir işte.

Dolayısıyla, ortada geri alınacak bir rütbe de yoktur.

Zira onların kamuda tasarrufta bulunma ehliyetleri emeklilikleriyle beraber sona ermiş; “titr”leri de, artık gerilerde kalan bir hatıra olarak anılar diyarına intikal etmiştir.

Eski kurumlarıyla ilişkileri ise, orduevi, dinlenme kampı ve sağlık teşekküllerinden yararlanma gibi hususlarla sınırlı kalmıştır, o kadar.

Şimdi söyleyin bakalım; ağır cezalık bir suç işlediğini iddia ettiğiniz eğer bir profesörse, üniversitenin müstahdemine; bir yargıçsa, mübaşire; bir doktorsa da hastabakıcıya mı döndürüyorsunuz da, bunlara gelince “er” yapıyorsunuz onları?

Hani bir hakkın özüne dokunulamaz ve bir suça birden fazla ceza verilemezdi?

Onlar zaten görevde değillerdi ve bir daha da asla olmayacaklardı. Öyleyse bunun bir kamu koruma önlemi olarak mahkûmiyetin tabii neticesi olduğunu nasıl söylersiniz?

Üstelik askerî mahkemede yargılanmayı istediklerinde, darbe fiilinin görevleriyle ilgisi olmadığını ileri sürerek onları reddeden siz değil miydiniz ki, rütbe meselesine geldi mi, şimdi o suçlarla doğrudan bir illiyet bağı kurabiliyorsunuz?

Kaldı ki Askerî Ceza Kanunumuz “rütbenin geri alınması” cezasını açık olarak sadece erbaşlar için düzenlemiş, muvazzaf subay ve astsubaylarda ise, kanımca sadece “memuriyetten mahrumiyeti” anlamaya teşne bir müphemliği öngörmüştür.

Her ne surette olursa olsun, askerlere müstahak görülen bu tertip cezalar, 19. yüzyıl Prusya militarizminden ve 20. yüzyılın demokrasi öncesi faşizmlerinden süzülüp gelen; bugün için artık insan onuruna aykırı sayılabilecek utanılası miraslardır.

Yani siz böyle saçmalayıp, meselâ cumhurbaşkanlığı titri en tepede öylece dururken Kenan Evren’in daha alttaki orgeneralliğini “er”e indirmenize mi gülsem, yoksa onu bu yolla askerlikten soyarak darbe yapan ilk sivil cumhurbaşkanına ulaşacak olmanıza mı gülsem, doğrusu tercihte zorlanıyorum.

Siz bu işleri çelik-çomak mı sandınız, kuzum?



[email protected]

[email protected]

  • Abone ol