Türkiye siyasasının yaşadığı akıl almaz çöküntüyü anlatmak için, kelimeleri yetmeyen bir dilde yazma cezasına çarptırılmış bir mahkûm gibi hissediyorum kendimi.

 

Ya da an geliyor, tam tersi yönde bir duyguya kapılıyorum.

 

Olayların akış hızına yetmeyen ağzı dar bir huninin taşırması gibi, belleğimde hücuma geçen sözcükleri sıraya sokup da...

 

ne yazmaya, kalem tutan parmak uçlarımın refleksleri yetiyor...

 

ne söylemeye, ses tellerimin titreşim gücü...

 

ne de, derme çatma mazgalları aşarak ruhlarımızı kirletmeye doymayan patlak lağımlar gibi, bu konulardan bahsetmeye dayanıyor artık yüreğim.

 

Çiğnemeden yutan obur bir tavrın, hazmetmeyi ölçü almayan üstünkörü ve arsız dünyasında, anlaşılmadan geçip gidiyor çoğu şey.

 

Esasında geçip gitmiyor.

 

Çözülmeyen, üzerinde durulmayan, kanıksanarak geçiştirilen ne mesele varsa duyarsızlıklar Araf’ında birikerek, burnumuzdan fitil fitil gelmek üzere Cehennem gününü bekliyor.

 

Henüz “demokrasi teorisi”kitabının kapağını bile açmamış bir toplumdan daha farklı ne beklenir ki?

 

Sayfaları içinde gezinerek ve hayata uygulayarak, özgür birey olmanın lezzeti mi...

 

erdemli bir toplum yaratmanın hazzı mı...

 

gerçekten dürüst ve namuslu değerler sistemi kurmanın onuru mu?

 

Bunların hangi koşullarda tecelli edeceğini bilmez mi de umar ve bekler insan, bir toplumdan, hödük ve budala değilse eğer?

 

Bilgiye sövmüş, alaya almış birini tahta geçirmiş bir millet değil mi bu millet de, susup dalkavukluğuna bir de biz soyunalım?

 

Birey hak ve özgürlüklerini öykünmelerle elde eden değil, yaşayarak icat eden ülkelerde demokrasiyi yaratmak, asla devlete egemen olan siyasal güce vekâlet ve yetki vererek olmamıştır.

 

O yüzdendir ki oralarda yargıçlar, devletin değil halkın yargıcı olarak kalmışlardır.

 

Masumiyeti ve mahkûmiyeti dahi tespit ve tayin eden, “sıradan halk iradesi”dir.

 

Şu farkla ki, bu irade, ne mahalle baskısıyla sakatlanmış, ne gıda kolisi uğruna satılmış, ne biat kültürüyle meftun edilmiş, ne de dinsel değerlerin saygısızca tedavüle sürülmesine seyirci kalmış bir iradedir.

 

Biriktirdiği toplumsal erdemlerden sapmayan, seküler, özgür ve doğal bir iradedir ve demokratik hukukun temel besin kaynağıdır.

 

O yüzdendir ki, özellikle doğal haklar alanını ilgilendiren sorunları, parlamentoların çıkardığı yasalarla değil, işte bu ortalama ama düzgün işleyen toplumsal aklın ürettiği liberal hukuk prensipleriyle ve onlarla uyum içinde oluşmuş içtihatlarla çözmüşlerdir.

 

Demokrasinin beşiği dediğimiz ülkelerde devletin hikâyesi, kitleleri egemenliği altına alan süreçlerle değil, hem bireysel hem toplumsal hak ve özgürlüklerden elini eteğini çekmeyle sonuçlanmıştır.

 

Hattâ o hakların korunması dahi devlete değil, sivil toplumun inisiyatifine bırakılmıştır.

 

Eğer bir hükümet bu haklara tecavüz ederse, meşruiyetini kaybeder ve ona karşı “halkın direnme hakkı” doğar.

 

Çünkü “aklın” verileriyle biçimlenen tarihsel gelişim, toplumsal sınıfların hayat tarzı ve çıkar çatışmalarında birinin diğerlerine hâkim olmaya kalkışmasını “despotik”, birbirleriyle eşitliğini ise “demokratik” addedeceğini, artık tartışılmaz kesinlikte hükümlerle esasa bağlamış bulunmaktadır.

 

Bu nedenledir ki, “demokrat olmak” demek, birey ve sınıf çıkarlarını korumak için hem yönetimde koalisyoncu bir anlayışla temsil edilmek, hem de sivil toplumda özgür olup denetleme olanaklarını sonuna kadar kullanan bir katılımcılığı benimsemek demektir.

 

Biz buralarda çoktan vazgeçtik bunlardan; hiç değilse şu kör-topal yazılı hukuka saygınız olsun, yeter!

 

Ama bu dahi olmayacaksa...

 

Bunu da çok görecekseniz...

 

Yahu arkadaş!

 

Siz bizim başımızın “bâlâ”sı mısınız...

 

nesiniz be?!

 

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol