Eğer hayatta gösterdiğimiz çabaların bir anlamı varsa,

Yani hayatta yaptıklarımız bizim irademiz dışında “tanrısal” bir iradenin değil de “bizim”yaptıklarımızsa,

Yani yaptıklarımızın gerçekten bir kıymeti harbiyesi varsa ve hayatımız yaptıklarımızla gerçekten değişebiliyorsa, o zaman bu çabalarımızı gerçekleştirebilmek için gerekli ekonomik kaynaklarasahip olup olmadığımız çok önemli demektir.

Çünkü yeterli ekonomik kaynağa sahip değilsek hayatımızı değiştirmekle ilgili ne denli çabalarsak çabalayalım başarısız olacağımız büyük bir olasılıktır.

Buradan hayattaki başarılarımız (miras yoluyla) devraldığımız ekonomik kaynaklar tarafından belirleniyor demek istemiyorum. Ama demek istediğim “başarılarımız” yalnızca “yapmak istediklerimize” değil, o yapmak istediklerimiz için gerekli “ekonomik kaynaklara” ne ölçüde sahip olduğumuza da bağlıdır.

Eğer bu akıl yürütmede bir sorun yoksa o zaman buradan şöyle bir sonuca varabiliriz: Eğer “başarılarımız”, “yapmak istediklerimiz” kadar “sahip olduğumuz ekonomik kaynaklara” da bağlı ise o zaman içinde yaşadığımız toplumda bu “ekonomik kaynakların nasıl dağılmış olduğunun” özel bir önemi var demektir.

Çünkü eğer ekonomik kaynaklar eşit dağılmamışsa aramızdan bazıları “yapmak istediklerini” yapamayacak ve “başarısız” kalacak, bazıları ise “yapmak istediklerini” gerçekleştirerek “başarılı” olacaktır.

Buradan iki sonuca varabiliriz:

Birincisi; tarih bir sıfır noktasından başlamadığına göre, yani herkes için herşeyin eşit olduğu bir başlangıç noktası hiçbir zaman olmamış olduğuna göre, yani tersten söylersek yaşadığımız her zaman diliminde “eşitsizlik” varsa, o zaman toplumlarda “eşitlik” talebinin kolay kolay reddedilemeyecek meşru bir temeli var demektir.

İkincisi, ekonomik kaynaklar eşit dağılmamış olduğuna göre aramızdan bazılarının “yapmak istediklerini” yapamaması ve “başarısız” olması, bazılarının ise “yapmak istediklerini” gerçekleştirerek “başarılı” olması sonuçta “kazananlardan” ve kaybedenlerden” oluşan “özgürlüğün baskılandığı”, “ikili”, “çatışmacı” ve “huzursuz” bir toplumsal yapısının kaçınılmaz olması demektir.

Bugünlerde “neden sol” sorusunu düşünürken bunları düşündüm. Çünkü bir toplumda “eşitlik”talebi meşru bir talepse ve “ikili”, “çatışmacı”, “huzursuz” bir toplumda yaşamak yerine “daha eşitlikçi” ve “çatışmacı” olmayan, tümüyle mutlu değil belki ama “huzurlu ve özgür” bir toplumda yaşamak toplum için anlamlı bir hayalse, o zaman o toplumda her zaman “sol” siyasetin bir çekiciliği var demektir.

Nitekim bu iki temel insani talebin, içinde yaşadığımız kapitalist düzende bir türlü gerçekleşmemiş olması günümüz toplumlarında “sol”un toplumsal tahayyülünün neden hâlâ canlı olduğunu ve neden hâlâ sol siyasetin çekici bir siyaset olarak görüldüğünü açıklar.

O nedenle de “biten” bir şeyler vardır tabii ki bu yaşadığımız tarih diliminde, ama bitenler kadar yeniden yeşeren yeni fikirler de vardır. Günümüz dünyasında artık “Sovyet” tipi bir sosyalizmin hala geçerli olduğunu söylemek ve bu konuda ısrarcı olmak yerine “sosyalizmin” de hayalini biçimlemiş olan yukarıda altını çizmeye çalıştığım iki insani talebin üzerinden yeni bir sol anlayış üretmek neden mümkün olmasın ki?


Liberallerin salt “özgürlüğe” vurgu yapan yaklaşımları yerine, geleneksel eski sol anlayışların salt “eşitliğe” vurgu yapan yaklaşımları yerine, hem “eşitliğe” ve hem de “özgürlüğe” aynı derecede vurgu yapan, daha doğrusu bu kavramların ayrılmazlığına vurgu yapan yeni bir sol siyaset neden mümkün olmasın ki?

***


Not:
 Bu yazıyı Murat Belge ve Halil Berktay arasındaki tartışmadan etkilenerek yazdım ama herhangi birine cevap vermek niyetiyle yazmadım. Biline...


[email protected]

  • Abone ol