Bu yazı bu sitede yazacağım son yazı. O nedenle de neden bu kararı verdiğime ilişkin düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birincisi, bir gazetede köşe yazmakla bir internet sitesinde köşe yazmak aynı şey değildir diye düşünüyorum. Bu kelimeden hoşlanmadan kullanıyorum ama bir gazetede köşe yazmak biraz “profesyonelce” bir iş. Oysa bir internet sitesi o internet sitesini çoğu kez oluşturanlar açısından “dayanışmacı” bir ilişki gerektiriyor (özellikle bizim yaptığımız gibi). O nedenle de “profesyonelce” bir iş değil. Birinde kızarsın artık yazı yazmayacağım dersin, diğerinde de aynı şeyi yapabilirsin ama yaptığın iş “ilişkisellik” içerdiğinden diğerlerini kırmak istemez ve ona göre davranmak zorunda kalırsın. Durumun farklılığını buradan giderek anlatmam gerekirse, bir gazetenin, yazarlarının çoğaltılması ya da çeşitlenmesi kararı gibi bir karar çoğu kez o gazetenin patronuna kalmış bir karardır. Oysa bir “sitede” kimin yazacağı konusu diğerleriyle dayanışılarak alınabilen bir karardır. Tıpkı bugünlerde bizim yaptığımız gibi. “Onu davet edelim mi etmeyelim mi?”, “O bize uygun mu değil mi?” türü kararları konuşarak ve ortaklaşarak almak durumundayız ki bunu yaparken tanımlamamış da olsak bir “biz” varsaydığımız açık değil mi?

Dolayısıyla her ne kadar biz ortaklaştığımız böyle bir “biz” olmadığını söylesek de, hatta örneğin Halil’in bir yazışmada belirttiği gibi “bağlayıcı” bir “ortak çizgi”miz ve “siyasi karar”larımız yok ve “olmasın” görüşü genel olarak benimsenmiş olsa da, yine de birbirimizin görüşünü alarak bir iş yapmaya çalışmak bu web sitesi yayıncılığının bir özelliği bence. O zaman geliyoruz, baştan beri sormadığımız, sormaktan belki çekindiğimiz soruya, aramızda gerçekten bir “biz” var mı?

Doğrusu “Taraf’tan ayrılmış olmanın” ortak bir payda olmadığı sitenin ismini verirken bile ortaya çıkmıştı. Taraf’la ilgili hiçbir gönderme ya da ima olmamalı”düşüncesi baskın bir kanaat olarak paylaşılmıştı. Aynı yazışmada Halil, “Her bir spesifik olayda, spesifik tavıralışlarımızı bireyler olarak, tek tek yazmaya devam edelim” demişti.

Fakat ne var ki arkadaşlarımızdan bazılarının Gezi olaylarından sonra “iktidar yanlısı”tutum almaları ve son Cemaat tartışmalarında da aynı tutumu devam ettirmeleri, üstüne muhalif bir bildiriyi imzalayanları üslup bakımından da sorunlu bir biçimde eleştirmeleri, aramızdaki ilişkiyi bir “biz” çerçevesinde yorumlama konusunda büyük bir soru işareti ortaya koydu. Yanlış anlaşılmasın bu tavır değişikliğinin kendisini eleştiriyor değilim (gerçi bu konuda da farklı görüşlerim var ama), dikkatinize getirmek istediğim benimson zamanlarda (doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız) aramızda “ortak bir paydanın”olmadığı duygusunu almam ve “ortak paydası” olmayan bir sitede de yazmak istememem. Bir başka deyişle Halil’in bir zamanlar önerdiği ve anlaşılan çoğumuzun da paylaşmış olduğu “ortak bir tutum olmadan bir web sitesinde yazmak” benim işim değil.

Bu ortak tutum “bir siyasi partinin veya siyasi bir kollektifin” alacağı türden bir ortak tutum olmayabilir ama yine de paylaşılmaktan “haz duyulan bir duygu ya da bir düşüncenin” olması sanırım önemli bir gereklilik. Sitemizin yazarları arasında, önceleri Gezi olaylarını yorumlayış biçimlerimize yansımış olan, daha sonra da iktidar-Cemaat tartışmalarında ortaya çıkan farklılıklarımızın, gerekli olduğunu düşündüğüm bir“paylaşımın” aramızda mümkün olamayacağını gösteriyor.

Gelelim Halil’in aramızdaki farklılıklarla ilgili söylediklerine. Halil’in söylediği birçok güzel söze katılmamak elde değil. Ama vardığı noktada aramızdaki farklılığı “… sanırım fark benim ve isimlerini saydığımız diğer arkadaşların, AKP’yi ‘devrilecek düşman’ bellemeyişimizde ve AKP’ye karşı bir ‘düşman cephe’ yazarlığı yapmıyor oluşumuzda”diyerek açıklamasının doğrusu duruma pek uygun düşmediğini düşünüyorum. Ben kendi hesabıma şöyle birkaç cümle söyleyerek bu kanaatin beni içermediğini söylemek durumundayım.

Benim hiçbir yazımda bir AKP düşmanlığı yoktur. AKP’nin mağdur İslami kesimin partisi olması ve rejim karşısında onu değiştirmeye yönelik değiştirici (reformist) bir duruşa sahip olması benim AKP’ye karşı tavrımın yumuşak bir tavır olmasının temel nedeni olmuştur. O nedenle de “vesayet rejimiyle” yaptığı kavgada onu destekleyen bir tutum almış, başta başörtüsü meselesi, referandum meselesi gibi çeşitli meselelerde ona destek vermiş ve üstelik de bunu belirli bir “sol çevre” içinde yapmış insanlardan biriyim.

Ama sonuçta AKP “iktidar” oldu.

AKP iktidar olduğundan itibaren nasıl bir siyasi tavır içinde diye bakarsak kanaatimce bu sorunun cevabı “demokratik bir siyasetten” çok “İslami bir kimlik siyaseti” içinde olduğu şeklindedir. Yani AKP ve onun lideri hemen her meseleyi kendi “İslami kimliği”içinde değerlendiren ve bu nedenle de bu toplumda “ötekilerin” varolduğunu önemsemeyen bir tavır içinde. Attığı en önemli adımlardan biri olan Kürt sorununda bile hâlâ “hak ve hukuktan” değil “İslami kardeşlikten” sözetmekte. Laiklerle ilgili tutumu ise “tıksırıncaya kadar içiyorlar zaten!”den, “Kadıköy vapurundan inenleri görüyorum” sözlerine kadar ortada. “Gezi’de”“Çılgın projede”, “3. Köprüde” ve“Çamlıca’ya camiide” aldığı bütün kararlarda toplumun üzerinden bakışının demokratik olmadığı ortada. Bu antidemokratik tutumun nedeni her ne olursa olsun şimdi yargıyı temizlemekte görmesi ve bu çerçevede internet düzenlemeleri gibi düzenlemelere gitmesi ve daha birçok örnekler sanırım derdimi yeterince anlatır. Ben bu“kimlik siyaseti”nin aşılması gerektiğini düşünen “çok kültürlü” bir siyasetin daha demokratik olacağına inanan biriyim. O nedenle de AKP’nin “reformcu” niteliğini kaybettiği ve giderek kendi “İslami kimliği” içine kapanmakta olduğu kanısındayım. Bu nedenle de, değil onu övmek onu kıyasıya eleştirmek gerektiğini düşünüyorum. Eleştirmenin ise kendi başına “düşmanca” bir tutum sayılamayacağı da sanırım sizin de paylaşacağının bir husus.

Bir küçük not da Gürbüz’e yazmam gerekir sanırım. Çünkü Serbestiyet’te yayınlanan son yazıma getirdiği eleştirilerin bazılarına katılmadığımı söylemek durumundayım. Gürbüz, yazıma yazdığı eleştiri notunda, benim, hükümeti inşaat yapan mühendise, Cemaat’i ise malzemeleri çalan bazı çalışanlara benzettiğim analojimden devamla diyor ki: “Sence bu durumda baş edilemeyecek büyük tehlike nedir? O mühendisi (hükümeti) siyaseten cezalandırabilir, görevden alabiliriz. Peki, malzemeyi çalan (darbeyi yapan) polisleri-savcıları-yargıçları ne yapacağız?”.

Sevgili Gürbüz sorduğun bu sorunun cevabını hükümet ilk günden itibaren vermiyor mu zaten? Bütün o polisler ve yargıçların (ki sahiden “o” polisler ve “o” savcılar mı bilmiyoruz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğiz) yerlerini değiştirdi, sürdü, atadı ve üstelik bunları öylesine yaptı ki geçenlerde adına “demokratikleşme paketi” dedikleri paketle de bu insanların görevlerine dönmekle ilgili bütün idari ve hukuki yolları da tıkayarak yaptı (ya da yapmak istiyor). Bu bir.

İkincisi, Gürbüz, benim “Yetti artık!” metnini imzalama sebebim olan, “toplumu hükümet-Cemaat kanatlarından birinin yanında yer almaya çağırmaktansa, yeni bir siyaset arayışında olduğuna inandığım toplum kesimlerini ‘yetti artık’ demeye davet etmeyi daha anlamlı bulurum” cümlemden giderek aramızdaki farklılıkla ilgili temel sorunu “… bağlamı hiç göz önüne almadan ‘ilke’lerin seslendirilmesini temiz siyaset zannetmemizde” diyerek benim de “ilke”lerle “siyaseti” karıştırdığımı ima etti.

Doğrusu, son zamanlarda benimkisi gibi duruşlariçin sıkça söylenen bu sözün içinde bulunduğumuz duruma uygun olup olmadığı tartışılabilir. Eğer siyaset başka türlü düşünenleri ikna etmekle ilgili bir uğraşsa, son tartışmada hükümeti ya da Cemaat’i ikna etmek yerine, yüzünü topluma dönüp, bütün bu olan bitenleri seyreden vatandaşlara “arkadaşlar bizim bu demokrasi sandığımız ‘orta oyunu’ tadında bir gösteridir, aldanmayın daha ileri ve sizin lafınızı daha doğrudan söyleyebileceğiniz bir demokrasi talep edin” demenin neresi yalnızca “ilkeleri” söylemek ve “temiz siyaset” yapmaktır?

Dahası Gürbüz diyor ki: “… çözüm konusunda, olanca soyutluğuyla ‘daha çok şeffaflıktan ve demokrasiden’ bahsetmek dışında hiçbir gerçekçi yol önermeden, dönüp hükümete ‘çek elini polisten ve yargıdan’ demek sence ne anlama geliyor? İlke doğru; fakat yaşadığımız koşullarda ‘derin devlete dokunma’ anlamına gelmiyor mu? Bu da, niyetiniz çok farklı da olsa somut kavgada taraf olmak sonucunu yaratmıyor mu?” diye sorular soruyor.

Peki ama Gürbüz, “şeffaf yargı”“kuvvetler ayrılığı”“bağımsız yargı” gibi çağrıların senin önerdiğin gibi “seçilmiş hükümete değil” de “yargıyı darbenin siyasal enstrümanına dönüştürdüğü çırılçıplak görünen “örgüte yöneltmenin” neresi gerçekçi?Bu önerilerin, hükümetin bütün bu ilkeleri alt üst eden son kararları karşısında ne kıymeti harbiyesi var ki? Ben de aynen senin bana dediğin gibi “İlke doğru; fakat yaşadığımız koşullarda bu, ‘derin devlete dokunma’ anlamına gelmiyor mu?” derim. “Bu da, niyetiniz çok farklı da olsa somut kavgada taraf olmak sonucunu yaratmıyor mu?” diye de sorarım.

Çok uzun oldu. Ama sanırım anlatmak istediklerimi anlattım.

Sevgiyle kalın.

http://serbestiyet.com/serbestiyet-coma-veda/

htuksal_ftr

  • Abone ol