Hrant’ı aramızdan alan tarihten tam 39 yıl önce, yine 19 Ocak’ta, günde iki paket “Yenice” sigarası içen Kasımpaşalı Deli Feridun, akciğer kanserinden ölmüştü. Tarihsiz ve yalnız bir insandı Kasımpaşalı Feridun. İki çocuk ve Sofya muhaciri kadından oluşan ailesinin üstüne titrer, hayatına başka insan sokmazdı. Ziraat Bankası’nda “şef”ti. O yıllarda Ankara’da herkes Ziraat Bankası’nda çalışırdı. Memur, amir, şef, veznedar, müdür ve hatta umum müdür yardımcısı falandı bütün Ankaralılar.

“Deli” lakabı, öfkesine bir göndermeydi. Haksız bulduğu davranışlara gösterdiği tepkide orantı olmazdı. Neyi haksız bulacağını kestirebilmek ise çok zordu. Belki o hafta sonu oynanan altılının beşinci ayağında yatması, belki çocuğunun topunu yandaki bahçeye kaçırması üzerine şikâyete gelinmesi, belki de üst katta yaşayan komşunun takunya sesleri… Feridun’u neyi delirteceğini kimseler bilemezdi. Ama delirdiği zaman ortalıkta gözükmemek gerektiğini herkes iyi bilirdi.

Çocuklarını “ecnebilerle” yarışacak kadar iyi okullarda okutmak gerektiğine inanırdı.“Avrupa görmüş adam”lara hayrandı. Kirayı ödemez, ama Maarif Koleji’nin taksitlerini tıkır tıkır yatırırdı. Ailesini toplayıp her yıl “sayfiye”ye tatile giderdi. Amasra, Akçakoca, Erdek, Ayvalık… Akranları daha deniz görmemişken, çocukları bu kasabalarla tanıştılar; dört yaşında yüzmeyi öğrendiler.

Bir tek gün oruç tutmadı. Bir rekât namaz kılmadı. Dua ettiği duyulmadı. Ama, tanrı hakkında hiç inkâr cümlesi de çıkmadı ağzından ömrü boyunca. Kimsenin inancına karışmadı. Din ve aile işlerini birbirinden ayırırdı.

Sağlam Galatasaraylıydı.

Çetin Altan’ın tiryakisiydi.

Beni ve ağabeyimi yetim, annemi dul bırakıp bu dünyayı terk ettiğinde, ardında, 58 yıllık sıkıntılı bir hayat, annemin çalışarak on yılda ödeyebileceği yüklü bir borç ve bir Galatasaray rozeti kalmıştı. Bir de, çok sonraları aklıma düşen sisli bir kimlik…

1968’den 58’i çıkartıp 1910’u bulmayı akıl edene kadar birçok tuhaf soruyla didiştim.

Kimdi bu Kasımpaşalı Deli Feridun? Neden hiçbir akrabası yoktu. Anne, baba, dayı, amca, kardeş, kuzen?.. Uzaklardan bile olsa bir enişte?.. Hayır. İnsan bu kadar mı yalnız olur? Ağabeyimin ismi Kök. Evet, sadece Kök. Köksal falan değil; Kök. Bunu, yıllarca hiç yadırgamayışımıza, bir soru sormayı akıl edemeyişimize, çok geç yıllarda şaşırabildim. Benim ismim Gürbüz. Neden acaba? Yedi aylık doğmuşum hızlı gelişmem istendiği için seçilmiş bu isim. “Resmî” açıklama bu. Amacına da ulaşmış yani. Lise birinci sınıfta boyum bir-doksan-dört olmuştu.

Peki, neden hiçbir zaman kullanılmamasına rağmen benim göbek adım Mustafa, ağabeyiminki Mehmet konulmuştu? Zaten olmayan bir ailede, hiç olmayan bu iki (otantik Müslüman) isim neyin nesiydi? Neyin önlemiydi?

Peki, Feridun’un tahsili neydi? Annemi geçen sene kaybetmeden önce, son iki üç yılında bu sorularla bunaltıp durdum. “İtalyan mektebinde okuduğunu söylerdi bana”derdi annem. Hiçbir sorumun cevabını bilmezdi kadıncağız. Deli Feridun karısına hayatını hiç anlatmamıştı. Sanki Feridun hayata otuz yaşında başlamıştı. Öncesi yoktu.

Derken; tanıdığım en güzel tarihçi Ayşe Hür, pazar günleri Taraf sayfalarından, farkında olmadan bana cevaplar vermeye başladı. Ermeni yetimlerin okutulduğu okullara“Gürbüz Okulları” denirmiş. Tehcir sonrası bir kısım Ermeni yetim İtalyan Mektebi’nin binalarına yerleştirilmiş. Kasımpaşa, Osmanlı Ermenilerinin yoğun yaşadığı bir semtmiş.

Vay canına…

Ben on bir yaşındayken hayatımdan sessizce çıkıp giden, at yarışı meraklısı, Galatasaray taraftarı, Yenice sigarası ve Çetin Altan bağımlısı bu aile babası adamın arkasındaki sis, büyük bir felaketi mi gizliyordu?

Bunu bilmiyorum. Ama galiba, babamla Hrant’ın kaderinin kesiştiği tek yer aynı gün ölmeleri değil.

Son on yılda yeni duygularla tanıştım. Koca Feridun’u delirttiğini düşündüğüm trajedinin kederiyle, ahlaksızca bir yalandan başka hiçbir şey olmayan tarih anlatısının yarattığı aldatılmışlık birbiriyle yarışıyor zihnimde. Öfkeleniyorum çok. Babamdan devraldığım şeylerden birisi de öfke anlaşılan.

At yarışı dışında ne varsa atmışım heybeme zaten farkında bile olmadan.

Sigara, Galatasaray, Çetin Altan ve oğulları, öfke…

Sigaradan bu yılın şubat ayında kurtulabildim ancak.

Galatasaraylı olmaya gelince… Bütün bir sektör olarak futbolu hayatımın anlam dünyasından kovabilmem için şike rezaletlerini beklemem gerekmedi. Prekazi’nin otuz metreden Monaco’ya çaktığı golden sonra otomobille açık bayrak şehir turlarına çıkmaktan; “Fenerbahçe derbisini” seyretmek yerine arkadaş sohbetlerini tercih etme durumuna gelebilmem için, birkaç hızlı yıl yetti. Mehmet Ağargillerin “şeref tribünlerini” ağzına kadar doldurduğu, hiçbir zaman haz etmediğim; başarı fetişisti, egosantrizmin zirvesi “imparator”un, dudaklarını büze büze önüne gelene postalar attığı manzaraları aşabilecek kadar bir “forma aşkı” yokmuş meğerse bende. Galiba “biraz” sekterim… Her neyse; babadan gelen Galatasaraylılık da böylece çöpe gitti işte. Rozet başucumda duruyor ama hâlâ. O bir hatıra…

Gelelim Çetin Altan’a. Orada da “babalar ve oğullar” durumu söz konusu. Yalanı sevmem! Çetin Altan’ı uzun zamandır takip etmiyorum. Oğlunun gazetesinde yazıyorum. Kaleminden çıkan her satırı okuyorum. Bu bir miras ise eğer babamın bana bıraktığı; gurur duymaya değer.

Öfke?

İşte onunla baş edemiyorum…

* Daha önce okuyanlar hatırlamış olabilir; bu yazı Taraf gazetesinde yazdığım dönemde 13.12.2011 tarihinde yayımlandı. Yani, Erdoğan’ın otoriterleştiği, AKP’nin dönüştürücü enerjisinin tükendiği tezlerinin tartışılmaya başladığı günlerde…

Belli ki ben bu karanlık şüpheyle öleceğim. Bu topraklarda bu şüphelerle yaşayan çok sayıda sessiz insan olduğunu biliyorum. Babamın kişisel tarihi nasıl seyretmiş olursa olsun; bu yazıyı ona ve yakınlarını kaybetmiş tüm Ermenilere atfediyorum yeniden.

  • Abone ol