1985-1991 arasında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde reel sosyalizm deneyimi çözülünce Kojev, Fukuyama gibi bazı Batı’lı düşünürler Liberal Demokrasi’yi “tarihin sonu” ilan ettiler. Üyelerin tekil kabul görme taleplerini insan olma temelinde uzlaştıran evrensel, tek nihai sistem olarak gördükleri liberal demokraside Marks’ın Komünizme atfettiği homojen (sınıfsız) toplum idealinin gerçekleştiğini savunuyorlar. Buradan yola çıkarak da insanlığın ulaşabileceği daha ileri bir sosyo-ekonomik formasyonun olmayacağı iddiasında bulunuyorlar.

Tarihsel olarak toplumsal gelişmişlik düzeyi sonuçta insanın özgürlük ve eşitlik taleplerinin ne ölçüde karşılandığına bağlı olarak belirlenmiştir.  Bu açıdan ele alındığında kuşkusuz tanık olduğumuz her sosyo-ekonomik formasyon bir öncekine göre insanı daha ileriye taşımıştır. Dolayısı ile liberal demokrasi savunucuları bu sistemi, toplumsal gelişmişliğin tanık olunan son versiyonu olarak vaaz etmede haklı olabilirler. Çünkü tarihte zamanın oku, sonuçta hep ileriye doğru akıyor.

Gerçekten de liberal demokrasi homojen bir toplum yaratmaya doğru mu gidiyor?

Ortaklaşacı ilkel toplumun sona ermesi ile birlikte devlet, üretimi ve bölüşümü efendi köle ilişkisi içinde düzenleyen bir organizasyon olarak ortaya çıktı. O nedenle devlet üretim ilişkilerini toplumdaki efendilerin yararına yeniden düzenleyen organizasyon olarak var oluşunu sürdürdüğü sürece, gerçek anlamda homojen bir toplumdan söz edilemez.

Liberal demokrasi ise sonuçta, kapitalist üretim ilişkilerini egemen aktör olan burjuvazinin talepleri doğrultusunda düzenleyen siyasal organizasyon olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Liberalizm ile birlikte “özgürlük” burjuva sınıfının çalışanların toprak köleliğinden kurtulması, iş gücünün alınır satılır hale gelmesi ve girişimciliğin önündeki engellerin kaldırılması talebi anlamına geldi. “Eşitlik” ise burjuvazi için “fırsatta eşitlik”; yani devletin belirli bir burjuva grubunun yararına işlememesi talebi ile ilgiliydi. Kapitalist taşıyıcı sınıfa rağmen, çalışanların kabul görme taleplerinin karşılanması anlamında ise “eşitlik”; çalışanların mücadelesine bağlı olarak liberal demokrasilere eklendi ve liberal demokrasinin aynı zamanda sosyal devlet olmasında anlamını buldu.

Liberal Demokrasinin homojen toplumu yaratma yolunda ilerlediğini iddia edenler şu sorulara olumlu yanıt vermek durumundadır. Liberal demokrasilerde gerek ulusal gerek ise evrensel düzeyde insanlar arasındaki ekonomik eşitsizlik giderek ortadan kalkmakta mıdır?  Liberal demokrasilerde taraflar arasında özgürlük ve eşitliğin dengelenebileceği doğal bir nokta, bu iki ilkeyi optimize etmenin belirli bir yolu var mıdır? Liberal demokrasi tarafların kabul görme (eşitlik) taleplerini uzlaştırma yoluyla efendi köle ilişkisini nihai olarak ortadan kaldırma yolunda ilerleyen bir siyasal sistem midir? Bu sorulara olumlu yanıt verilemediği sürece liberal demokrasinin tarihin sonu olduğu iddiası, karşıt taleplerin gücünü kırmak için efendilerin kullandığı siyasal bir argüman olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Öte yandan Liberal demokrasinin kapitalizmin üretim ilişkilerinin tek düze olmayan eşitsiz ve kaotik gelişmesinden kaynaklanan, temel çelişkileri yer yer yumuşatan öte yandan farklı çelişkiler ortaya çıkaran bir çizgide geliştiğini de görmek gerekir. Gelişmenin belirli sektörleri az sayıda uluslar üstü tekelin kontrolüne bırakan bir çizgide ilerlemesiyle; kapitalizmin serbest rekabet döneminin “fırsat eşitliği” ilkesine aykırı bir yolda yürüdüğü söylenebilir. Uluslar üstü tekellerin kullandıkları bazı spekülatif ekonomik araçların neden olduğu küresel bunalımlarda devletin tekelleri kurtarmak üzere piyasaya müdahale etmesi devletin “liberal” özelliği ile ne ölçüde bağdaşır? 

Öte yandan üretimin olağanüstü artışı ile birlikte elde edilen gelir, çalışanların belirli bir yaşam kalitesine ulaşmasına da fırsat vermektedir. Yeni tüketim alışkanlıkları ile temsil edilen yeni modern yaşam tarzı, üretim için gerekli zamanın azalmasıyla birlikte bireyin kendisi için kullanacağı zamanın artması gibi sonuçlar; kapitalizmde gelir adaletsizliğinin artmasının çalışanlarda ortaya çıkarabileceği hoşnutsuzluğu frenleyici bir rol oynamaktadır. Liberal demokrasi eliyle halinden memnun geniş bir orta sınıf yaratarak kapitalizm, en alttaki sınıfların toplumsal kabul taleplerini toplumsal gündemin alt sıralarına itme yeteneği gösterebilmektedir.

Ancak bütün bunlar liberal demokrasiyi tarihin sonu yapmaz. Çünkü bu gelişmelerle birlikte tehlikeli biçimde toplumdan dışlanmış gruplar ortaya çıkarmaktadır. Vasıfsız işçiler, işsizler, evsizler, göçmenler; giderek yaşadıkları toplumdan dışlanan kesimler olarak ya doğrudan şiddet sarmalının içine sürüklenmekte ya da toplumda giderek artan karşıt dışlayıcı öfkeye muhatap olmaktadırlar. Öte yandan kapitalizmin dünyadaki eşitsiz gelişmesi ile birlikte en gelişmiş ulus devletler ile kültürel ya da başka nedenlerle bu gelişmeye ayak uyduramayan toplumlar arasında dünya barışını tehdit edecek gerginlikler ortaya çıkmaktadır. Dinsel fanatizmin ve para milliyetçiliğin dünyada yükselişe geçmesi, karşılıklı güvenlik taleplerinin kabulünün dengelenmemesi nedeniyle silahlanma yarışının devam etmesi başka türlü nasıl açıklanabilir?

Buraya kadar kapitalizmin ne kadar “liberal” olduğu kuşkulu demokrasiler eliyle gelişiminin toplumsal yapıda ortaya çıkardığı sonuçlarla ilgilendik. Tarihin sonu olarak ilan edilen bu sistemin bireyin psikolojik dünyasında yarattığı tahribat üzerinde ayrıca durmak gerekir.  Bu tahribatı en iyi ortaya koyan bilim adamlarından biri insan davranışının sonuçta içinde bulunduğu sosyal koşullar tarafından şekillendiği düşüncesinden hareket eden Eric Fromm’dur.

Eric Fromm’a göre kapitalist pazar ilişkileri içinde metalaşan, üretim girdisi haline gelen insan;  anlamlı var oluşunu borçlu olduğu özgürlüğünü yitirmiştir. Çünkü artık çağdaş toplumun özü maksimum üretim, sınırsız bencillik ve kar hırsı ile belirlenmektedir. Kendisini sürekli pazarlamak durumunda hisseden insan gerçek anlamda üretkenlik, sevgi ve yaratıcılıktan yoksun kalmıştır. İlle de bir şeylere sahip olmaya önem veren kapitalist üretim ilişkileri içinde yetişmek durumunda kalan birey, Fromm’a göre sonuçta dört farklı patolojik kişilik özelliği geliştirmiştir. Fromm kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı karakterleri; “alıcı”, “sömürücü”, “istifçi (biriktirici)” ve “pazarlayıcı” olarak tanımlar.

“Alıcılar” sürekli diğer kişilerin destek ve yardımını bekleyen kendi başlarına kaldıklarında yalnız ve çaresiz bireylerdir. Güvenlik duygularını bağımlı oldukları kişilerden alırlar. Fromm’un “açıkağız” adını verdikleri bu insanlar aşırı derecede yemeye düşkündürler ve sürekli mal edinmeye çalışırlar.  “Sömürücüler” ise davranışlarını “istediğimi alırım” ilkesine göre şekillendirirler ve sürekli olarak kendileriyle ve diğer insanlarla mücadele içinde olurlar. “İstifçi (biriktirici)” bireyler ise kendilerini sahip oldukları mal ile tanımladıklarından sürekli biriktirirler.

Fromm, kapitalist üretim ilişkilerinin beslediği olumsuz kişilik yönelimini “pazarlamacı kişilik”olarak tanımlar.  Bu tip insan kendini hem bir satıcı, hem de satılacak mal olarak görür. Her şey pazarda alınıp satılabilir.  Başarılı olma, insanın kendisini satabilme gücüne eşittir. Kendi yaşamı ve mutluluğuyla değil, ortaya koyduğu pazardaki değişim değeri ile ilgilenir. Böyle bir yönelişte eğitim, kendini gerçekleştirebileceği bir araç değil, güçlerini pazarda daha iyi satabilmeyi sağlayacak; pazarda başarılı olmayı sağlayacak bir araçtır. Önemli olan arzu edilene ulaşmaktır. Bu sırada uygulanacak yöntemin ille de ahlaki olması da gerekmez.

Fukuyamatarihin sonu ilan ettiği liberal demokrasi ile ortaya çıkan insanı, bütün arzularına ulaştığı için ulaşacak bir amacı kalmayan, dolayısı ile kendisini ileriye götürecek hırs ve arzudan da mahrum kalan insanı “son insan” olarak tanımlıyor.  Şimdi sormak gerekir: artık kendine hedef belirlemekten aciz, hırsını, umudunu yitirmiş insan; Fromm’un tarif ettiği kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı alıcı”, “sömürücü”, “istifçi (biriktirici)” ya da “pazarlayıcı” insan gelebileceğimiz son nokta mıdır? Kapitalizmin savunucularının bize dayattıkları bu yabancılaşmayı, bu çürümeyi kabul edecek miyiz? Kabul ediyorsak; zamanın oku artık ileriye gitmiyor demektir.

Eğer durum gerçekten buysa, tarihin sonu da gelmiş demektir!

  • Abone ol