Bir gazeteci ile bir bakan, aralarındaki samimiyete binaen kendi aralarında telefonla sabah muhabbeti yapıyorlar ve birileri bu görüşmeyi gizlice dinliyor.    Evvela dinleyen taraf kanunen suç işliyor, ikincisi dinen günaha giriyor, üçüncüsü örfen ayıp ediyor.

Görüşme kamu işleriyle ilgili değil. Üçüncü kişilerin haberdar olmayacağı varsayımının rahatlığı içinde kendilerince latifeleşiyorlar. Elmalarla armutları karıştırmayalım: Konuşmanın muhtevasından sorumlu tutulmaları gerekmez. Dini hafife almak, âyet isminden hareketle tahfif edici kelime oyunları yapmak ancak Allah indinde sorumlu tutulabilecekleri, kendilerini ilgilendiren bir mesele.

    Gazeteci, bana göre hiç mecbur olmadığı halde kaydın ifşâsından sonra açıklama yaptı ve dedi ki:

    -Beni tanıyanlar da bilir ki hayatımda dinimize ve Kur’an’a en ufak bir saygısızlık yapmadım. Haddime de olamaz… Oynanmış da olsa bu kayıtta da bir hakaretin olmadığını göreceksiniz. Aksine tövbe ifadesi yer alıyor. Tabii ki bunların hiçbiri benim mizacım için bahane olamaz. Tam dinlemeden eleştirenlerce kullanmadığım ifadeler üzerinden bir infaza maruz kalsam da iki kişi arasında özel bir konuşmada yine de haddimi aşan ifadeler kullanmış olabilirim. Bu nedenle hassasiyet gösteren herkesi de saygıyla karşılıyorum. Yine de başta beni sevenlerden güvenenlerden kendimden herkesten özür dilerim...

    Konuşma kaydındaki siyaset adamı da benzer açıklamalarda bulundu, “Kimseye imanımın ve inancımın ölçüsünü anlatma çabası içinde değilim; biz bunun hesabını ancak Rabb’imize veririz. Ancak bir montaj kayıt üzerinden şahsımın imanını sorgulamaya kalkanların bu dünyada da ahirette de iki elim yakalarında olacak. Onlara hakkımı helal etmiyorum.”

    Cümlelerinde bana göre son derece haklıydı ancak aynı açıklamadaki, “(Kur’an Müslümanlığı diye bir sapıklık çıktı) diyecek kadar sapkınlaşan vaiz lobisi mi milletin imanını ve inancını ölçecek? Peygamber Efendimiz’i kirli emellerine alet edip tweetlerinizi ikiye katlayın talimatı veren, Efendimiz’i Miraç’tan indirip kamyonet kasasına bindiren çete lideri ve onun tetikçileri mi bizi hesaba çekecek?” ifadesine katılmak mümkün görünmüyor. Siyasetçinin, haklı olduğu mevzide kalmak yerine karşı atağa geçerek durumdan kendisine ve parti politikasına avantaj sağlama kurnazlığına yöneldiği dikkat çekiyor.

    Kayıtta “düblâj” veya montaj müdahaleleri yapılıp yapılmadığı bu safhadan sonra pek önem taşımıyor çünkü bu kayda göre şahıslar aleyhine dini, örfi veya kanuni hüküm kurmak mümkün değil, hatta yok hükmünde. Artık eskimiş olması gereken bu hadisenin yeniden gündeme gelmesine, Zaman muhabiri Tuğba Mezararkalı’nın Başbakan’a yönelttiği soru sebep oldu. Kayıtta yer alan iki kişiden biri özür dilerken, muhatabının dublaj iddiasında direnmesini nasıl yorumlayacağını soran gazeteciye Başbakan, “Biz arkadaşımızı bu tür uydurma montaj olayları yapanlardan daha iyi tanıyoruz. Egemen Bey’in böyle bir şeyi söylemediğini kendisi ifade ettiği gibi biz de kendisine inanıyoruz.” cevabını verdi, yani o konuşma hiç olmamıştı ve kayıt tamamen kurgudan ibaretti.

    Beğenmediği şeyler soran genç gazetecileri azarlarken Başbakan, o çocukların göğsüne birer meslekî liyakat madalyası taktığının farkında bile değil.

    Bir kayıt hakkında üç farklı yaklaşım... Ben söyleyeceğimi başta söyledim; bu kayıttan ötürü dinlenenler değil, ancak dinleyenler suçlanabilir ve bundan ötürü ‘düblâj’ bahanesine sığınmaya hâcet yoktur; ne var ki ‘düblâj’ karinesi bazıları açısından terk edilir gibi görünmüyor; belli ki ileride, bu defa kamu işlerini ilgilendiren konularda da işe yaraması beklenecek.

  • Abone ol