Geçen yazımda, AKP’nin üçüncü iktidar döneminde Türkiye’nin dış politikasında yaşanan çöküşü ana çizgileriyle ele aldım.

Bugün dış politikanın, iç siyaset üzerindeki en etkili boyutu olan AB ile ilişkilerde gelinen nokta üzerinde durmak istiyorum. Muhakkak ki 1999’da Türkiye’nin AB’ye üyeliğine aday ilanının, hele AKP iktidarının 2004’e kadar gerçekleştirdiği “Sessiz Devrim”in uyandırdığı Avrupa ile bütünleşme heyecanı, en çok tatlı bir anı olarak kaldı.

Üyeliğin dış politika şartı olarak kabul edilen Kıbrıs’ta ve Yunanistan ile ikili sorunlarda çözüm konularında bıraktığımız yerdeyiz. 2005’te başlayan katılım müzakereleri, donmuş vaziyette. 35 fasıldan sadece 14’ü açılabildi, sadece biri kapandı. Bugün Türkiye – AB ilişkisinde, Avrupa Parlamentosu’ndan ve Komisyonu’ndan AKP iktidarının artan keyfilik ve otoriterliğine yönelik eleştiriler dışında bir şey olmuyor.

Bu noktaya gelinmesinde, kuşku yok ki AKP iktidarının 2011’den başlayarak demokratikleşmeye sırt çevirip keyfileşme ve otoriterleşme yolunda ilerlemesinin rolü büyük. Ama AB’de Türkiye konusundaki iç bölünmelerin, yükselen muhalefetin, özellikle de 2008’den itibaren yaşanan ekonomik ve siyasi krizin Ankara’nın rota değiştirmesine katkı yaptığı da bir gerçek.

Türkiye – AB ilişkisinin geleceği ne olabilir? Bu ilişkinin muhakkak ki bir numaralı uzmanı olan İtalyan araştırmacı Nathalie Tocci yakınlarda kaleme aldığı raporda bu sorunun cevabını arıyor (“Turkey and the European Union: A journey into the unknown / Türkiye ve AB: Bilinmeyene yolculuk,” Brookings, Kasım 2014). Tocci’ye göre olası üç ana senaryo, özetle, şunlar.

Rekabet: İlişkilere artan rekabet ve çatışma hakim olur. AB’deki, Türkiye destekçileri bile katılım sürecine inancını yitirir. Ancak ilişkiyi bitirme kararını Brüksel değil, tantanayla Ankara alır. Erdoğan yönetimi otoriterleşme yolunda ilerler. Kürt sorunu ancak kısmi bir çözüme ulaşır. Gümrük birliği yerini serbest ticaret anlaşmasına bırakır. Türk ekonomisi ancak % 2-3 büyür. Ankara’nın dış politikası gittikçe Sünni İslamcı, güvenlik politikası gittikçe daha tek-taraflı nitelik kazanır. Çözülmeyen Kıbrıs sorunu, NATO – AB ilişkisini engellemeyi sürdürür.

İşbirliği: İki taraf da katılım sürecini terk edip yeni bir işbirliği çerçevesi üzerinde anlaşır. Türkiye başkanlık ya da yarı – başkanlık sistemine geçer, kuvvetler ayrılığı zayıflar, özgürlükler kısıtlanır. Kürtlere özerklik tanınır, PKK’ya af ilan olur. Ankara, herhangi bir ortağa ayrıcalık tanımayan bir dış politika izlemeye başlar; AB ile “ayrıcalıklı ortaklık” söylemini benimser. AB’deki Türkiye muhalifleri rahat nefes alır. Gümrük birliği hizmetler ve tarımı da kapsayacak şekilde genişler. Türkiye,  ABD – AB ticaret ve yatırım ortaklığı anlaşmasına entegre olur. Güvenlik konularında işbirliği gelişir, ama dış politika diyaloğu mutlaka işbirliği anlamına gelmez. Kıbrıs sorunu olduğu gibi kalır, Ankara gümrük birliğini Kıbrıs’a teşmil eder, Kuzey Kıbrıs da AB iç pazarına ulaşım imkanı kazanır.

Bütünleşme: AB mevcut krizini aşıp çok vitesli genişleme sürecine odaklanır. Türkiye “dış halkadan” AB’ye katılır; özgürlükçü demokrasiyi yerleştirir. AB ile ekonomik bütünleşme derinleşir; her alanda uyum ilerler. Kıbrıs sorunun çözülmesiyle NATO – AB uyumlu ilişki kurar. Türkiye, İsrail ve Kıbrıs’la enerji işbirliğini geliştirir; göç veren değil alan ülke haline gelir. Türkiye’nin Avrupalı kimliği öteki kimlikleri arasında birincil nitelik kazanır.

Elbette ki senaryolar ancak geleceğin nasıl bir yol izleyebileceğine dair kaba bir fikir verir. Yukarıdakilerden hangisinin ağırlık kazanacağını, öncelikle Türkiye’de iktidarın alacağı rengin belirleyeceği muhakkak.

  • Abone ol