Güney Afrika’da ırk ayrımcı rejim yıkıldıktan sonra rahmetliNelson Mandela çok hayırlı bir işe imza attı, “hakikat komisyonları” kurdurdu. Bu komisyonlar, bir ceza vermek için değil ama bir tür toplumsal rehabilitasyon sağlamak amacıyla mağdurlarla failleri bir araya getirdi. Sadece ırkçı devletin zulümleriyle değil ama bizzat Mandela’nın yönettiği örgütün gerçekleştirdiği hak ihlalleriyle de yüzleşildi bu komisyonlarda...


Herkes günahıyla yüzleşsin

Ben Kürt meselesinin bu tür bir yüzleşme olmadan kalıcı bir şekilde çözülemeyeceğini düşündüm her zaman...

Türkiye’de de tıpkı Güney Afrika’da olduğu gibi hem devletin hem de PKK’nın gerçekleştirdiği hak ihlalleriyle yüzleşilmesini savundum. Yani bir yandan köyleri yakan askerlerle köyleri yakılan insanları karşı karşıya getirelim, diğer yandan da örneğin PKK’nın iç infazlarını araştıralım, herkes kendi günahlarıyla yüzleşsin dedim...

Fakat bugün Türkiye’ye baktığımda, bu geçmişle hesaplaşma, yüzleşme, helalleşme işinin çok daha geniş bir yelpazede olması gerektiğini, aksi takdirde hep yaralı ve bölünmüş bir toplum olarak kalacağımızı düşünüyorum.

Mesela alın Ergenekon davalarına bakın. Ben kendi adıma bu davaların haklı özüne sahip çıkıp, hak ihlallerini eleştirmeye çalıştım. Ama bugün baktığımda, davaların tamamen uydurulduğunu iddia eden cephenin benim gibi insanları hak ihlalleri konusunda daha az duyarlı olmaya ittirdiklerini düşünüyorum. Geçmişte Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarını, kitapların soruşturulmasını her zaman eleştirdim. Hanefi Avcı soruşturmasını şüpheli buldum. Ergenekon Davası’nın Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne kadar gitmesinin, soruşturmaların suistimal edilmesi olduğunu, artık orada ideolojik alana geçildiğini savundum. Bugünkü aklım ve bakış açım olsa, örneğin Oda TV soruşturmasını da eleştirirdim. Gerçi, “o davada eğer savcılığın delilleri sağlam delillerse” diye hep bir kayıt koydum. Ama bugün olsa, Oda TV tutuklamalarına da çok daha farklı yaklaşırdım.

Uçlardan kurtulamadık

Fakat bugün hükümetin yolsuzluk soruşturmalarını şüpheli göstermek için bütün Ergenekon davalarını şaibe altında bırakma çabası bu davalardaki gerçeklerin de üzerini örtmeye yarıyor. Mesela, üç Hıristiyan’ın boğazlarının kesilerek öldürüldüğü Zirve Yayınevi davasını bile şaibeli hale getirmeye çalışıyorlar. Bu davada, misyonerleri PKK gibi örgütlerle bağlantılı göstermek için jandarma görevlileri tarafından üretilmiş onlarca klasör belge gibi inkârı mümkün olmayan delilleri bir kenara atıp, askerlere kumpas kuruldu diyorlar. 

Yani biz bu davalarda hiçbir şekilde uçlardan kurtulamadık. Bu davalarda neyin gerçek neyin uydurma, neyin hakkaniyetli neyin haksızlık olduğunu öğrenmek bütün Türkiye’nin hakkıdır. Davalardaki sapmalar ve hak ihlalleri bir şeydir ama Türkiye’de bir toplumsal kesimin sanki hiç darbe girişimleri olmamış, sanki hiç askerin içinde illegal yapılar kurulmamış gibi kendini kandırdığı da bir vakıadır.

Bizim Ergenekon davaları konusunda da yolsuzluklar konusunda da devlet içindeki cemaat örgütlenmesi konusunda da hakikatle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Kimseden intikam almak veya burnunu sürtmek için değil, bütün ülkenin birbiriyle helalleşmesi için buna ihtiyacımız var.

Böylesi bir kapsamlı yüzleşmenin ardından, bir “afla” geçmişe sünger çekilip, yeni bir toplumsal sözleşmeyle yolumuza devam edebiliriz...

  • Abone ol