Milyonlarca çocuğu ve ailelerini yakından ilgilendiren “eğitim” meselesinin yoğun gündem arasında heba olmasına gönlüm razı gelmiyor. Bu bakımdan ara ara eğitimin köklü sorunlarına temas etmeye ve çözüm önerilerimi sunmaya gayret göstermekteyim. Son yıllarda her ne kadar benim de çok önemsediğim ve takdirle karşıladığım bazı reformlar yapılmış olsa da eğitimde henüz köklü bir değişikliğe yol açacak gerekli reformlar yapılmamıştır. Kısacası AK Parti sağlık ve ulaşım sektöründe gösterdiği performansı daha henüz eğitimde gösteremedi.Türkiye’de birçok alanda özel sektörün rolünü arttıran ekonomik politikalar devreye sokulmuş olmasına rağmen nedense eğitimde bir türlü merkeziyetçilikten/tekçilikten ve eski usul “alıp-dağıtma”  işleyişine dayalı finansman yönteminden vazgeçilememektedir. Elbette bunun farklı nedenleri var. Bunlardan en önemlisi; hala devlet tekelinde tek merkezden kumanda edilen, tek bir eğitim modelinin en iyi eğitim modeli olduğuna dair oluşan sarsılmaz kanaat. Bundan daha vahimi aynı kanaatin eğitim sendikalarında ve bu alanda çalışmalar yürüten sivil toplum kanadında da yer etmesidir. Bu bakımdan ülkede alternatif eğitim modellerinin yaygınlaşması konusunda yeni bir anlayış gelişemiyor.

Bilirsiniz ülkede eğitimine ihtiyaç duyulan kesimler için olsa gerek sıklıkla “eğitim şart” denilir. Her şeyin eğitimle düzeleceğine ilişkin oluşan ezber bir laftır bu. Ancak bu gibi söylemleri ağızlarından düşürmeyenler “Ne tür bir eğitimle?” sorusunu hiç akla getirmezler ve mevcut eğitim politikalarını dillendirmezler. Eğitimin içeriği, ne ifade ettiği, hangi temellere dayandığı ve felsefesi üzerine kafa yormadan mevcut Kemalist eğitim türünün her şeye derman olacağına inanırlar. Evet, “eğitim şart” ama özgür olanından, devletin herhangi bir ideolojiyi dayatmadığı, aile ve toplumun tercihleri doğrultusunda işlev göreninden. Ne yazık ki eğitimin aile tercihleri doğrultusunda işlemediği de bir gerçek. Bugüne kadar aile değerlerini ön plana çıkartarak hükümet olan siyasi partilerden hiçbirisi eğitim söz konusu olduğunda “aileyi” direkt olarak bu sürece dâhil edememiştir. Seçim öncesi meydanlarda yüceltilen ailenin, söz konusu çocuğunun eğitimi olduğunda ne tarih boyunca getirdiği inancı, kültürü, düşüncesi ve mezhebi dikkate alınmıştır ne de hazırlanan müfredatlarda gerçek anlamda söz sahibi olabilmesine olanak sağlanmıştır. Türkiye’de eğitim, bu yüzden farklı tercihlere, farklı inançlara, algı ve yorumlara, eleştirel düşünceye kapalıdır. 

Oysa aile önemli;

Sivil Düşünce Sitesi yazarlarından Behcet Canöz’ün bir yazısında da ifade ettiği gibi toplum anneyi akıl, anlayış yerine koymuştur. Bilindiği gibi gündelik dilde  “öksüz” kelimesi annesi ölmüş anlamında anlaşılır. Oysa öksüz kelimesi eski Türkçede akıl anlamındaki “ök” kökünden türemiştir. “Süz” eki ise olumsuz sıfat yapan ektir.Kök ve ekin anlam birliği düşünüldüğünde akılsız, aklı olmayan anlamında olduğu ortaya çıkmaktadır. Divanü Lugat-it-Türk’te “ök” akıl ve “anlayış” anlamında geçmektedir. Yani annesi olmayanın bir bakıma aklı ve anlayışı kısacası dünyası elinden gitmiş demektir. Diğer taraftan Patrick  Farenga bizdeki “educate” kelimesinin beslemek, büyütmek, yetiştirmek anlamındaki Latince “educare” kelimesinden geldiğini hatırlattıktan sonra bu kelimenin etimolojik kökeninin “göğüsten emzirmek” anlamına geldiğini ifade eder. Bilindiği gibi emzirme süreci bizzat annenin çocuğuyla birebir etkileşim halinde olduğu bir beslenme sürecidir. Eğitim, kurumsallaşmadan ve bir kamu hizmeti olarak tek elden sunulmadan evvel çocuk ve anne sütü ilişkisi bağlamında söz konusu edilen en önemlisi de şefkat, merhamet, hoşgörü temelinde ilerleyen bir yetiştirme süreciydi. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Madde 26/3’de de “Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler” der. Kısacası çocuk eğitiminde aile tercihlerinin ve rolünün yüksek tutulması gerekmektedir.

Ne var ki ailelerin önüne tercih imkânı sunmayan standart bir müfredat ve tamamen kamu otoritesinin isteği doğrultusunda şekillenmiş tek-tip bir eğitim politikasının zorunlu kamu okullarında bir eğitim faaliyeti olarak sunulması gerçeği ile karşı karşıyayız. Eğitim tek merkezden kontrol edilebilir, standart müfredatı ve anlayışıyla tamamen devletin tekelinde bir hizmet olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu da her yıl daha çok finansman gerektirmekte ve ne yazık ki ciddi kalite düşüşleri yaşatmaktadır. Sürekli artan eğitim talebine cevap verilemediği gibi mevcut finansman yöntemiyle sistem tam manasıyla bir çıkmazın içerisindedir. Bu bakımdan alternatif finansman yöntemlerine ve eğitim modellerine ihtiyaç vardır. Bunun dershanelere olan ihtiyacı tamamen ortadan kaldıracağı da akıldan çıkarılmamalıdır. Bakınız geçen yıl kimsenin inancına, düşüncesine, mezhebine ve diline bakılmaksızın 47 milyar 496 milyon 378 bin 650 TL’lik bir eğitim bütçesi oluşturuldu. Bunun da yaklaşık %70’e varan dilimi personel giderlerine ayrıldı. Daha da vahimi vergilerimizle finanse ettiğimiz eğitimden de tamamen Kemalistler faydalanıyor.

Oysa bireyi başlı başına bir değer olarak kabul eden, insanı ve kaliteyi önceleyen farklı eğitim modellerini devreye sokmak zor bir şey değil. İşe önceTevhid-i Tedrisat engelini ortadan kaldırmakla başlayabiliriz. Ne dersiniz?Ben yinede “eğitim şart” demeden evvel bir kere daha düşünün derim.

twitter.com/sivildemokrat

  • Abone ol