1800’lü yıllar elmas kralı  Cecil John Rhodes’in Büyük Britanya’ya “İngilizler Tanrı tarafından dünyayı yönetmek için yaratılmış özel insanlardır” fikrini aşıladığı yıllar. Bu dönem üst aklın merkezi Büyük Britanya idi. Şimdi bu merkez New York’ta. Büyük Britanya girdiği ülkelerde önce farklı kesimleri çatıştırıyor, sonra onları zayıflatarak barıştırıyor sonra da her iki tarafı kontrol ederek yer altı ve yer üstü servetlerine el koyuyuyordu.Olmadı işgal yoluyla yönetimlerini ele geçiriyordu. Rhodes bu işi en iyi yapan siyasetçilerden biriydi.Öyle ki Güney Afrika’da kendi soy ismiyle bir devlet bile kuruldu. Başkenti Harare olan 390 bin kilometre karelik bir alanda 7 milyon insanın yaşadığı “Rodezya” adında bir devletti bu. Bu sömürgeci akıl ülkelerde yerli/yerleşik sosyolojik hayatı, akıl ve idrak birliğini yok ederek kendi nüfuz alanını genişletiyor ve halkları kendine köle yaparak servetlerine el koyuyordu. Öyle ki Büyük Britanya 1920’li yıllarda dünyada 458 milyon insan üzerinde tasarruf hakkına sahipti. 1800 yılında İrlanda’yı da kontrolü altına almıştı. Uzun yıllar süren mücadele sonucunda 1920 yılında yapılan bir antlaşmayla İrlanda ikiye ayrılır. 6 eyaletten oluşan, Katoliklerin bulunduğu Kuzey İrlanda ve Büyük Britanya’ya bağlı 26 eyaletten oluşan Protestan İrlanda Cumhuriyeti. Bu iki kesim yıllarca çatışır. Katolikler ciddi hak ihlallerine maruz bırakılır. Katolik Kuzey İrlanda birleşmeye karşı ayrılıkçı fikirleri savunur. Protestan İrlanda Cumhuriyeti ise birlikçidir ve Bürük Britanya ile hareket eder.

1966’da Büyük Britanya ordusu Ada’ya gelir. Dolayısıyla eski silahlı bir örgüt olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve onun siyasi kanadı olan yasal parti Sinn Féin ile 70’li yıllardan silahların bırakıldığı 2005 yıllarına kadar  geçen uzun bir dönem aralığında adada ciddi sıkıntılar yaşanır. Öyle ki 1972 yılında bir yılda tam 496 kişinin hayatını yitirdiği sancılı bir süreçten bahsediyoruz. Fakat bu tarihler aynı zamanda gizli görüşmelerin de başladığı tarihlerdir.Büyük Britanya ile yapılan gizli görüşmeler sırasında dışarıda bombalar patlıyordu. 80’li  90’lı yıllarda bir taraftan çatışmalar devam ederken diğer taraftan görüşmelere tüm hızıyla devam ediliyor ve sürece farklı kesimler de aktör olarak katılıyordu.Din adamları,sivil toplum kanadı, iş adamları ve siyasetçiler bu çatışmalı ortamın nihayete ermesi için büyük çaba sarf ediyordu.Öyle ki Tony Blair Hükümeti’nin baş müzakerecisi  Jonathan Powel ile IRA’nın eski liderlerinden terörist başı Martin McGuiness birlikte ev yapımı çorba içmişler ve sırf barış sürecinin ruhu zedelenmesin diye bu görüşmenin insani tarafını yani çorbayı öne çeken bir açıklama yapmışlardır.

Kuzey İrlanda çözüm sürecinde sivil toplum bizdeki gibi sessizliğini korumamış tam tersi elini taşın altına sokmuş ve sürece dahil olmuştur. Türkiye’de  silahların bırakalacağı mesajların verilmeye başlandığı şu kritik süreçte bile bizdeki sivil toplum hala sürece dahil olmamakta ısrarcı davranmaktadır.Doğrusu çok ilginç bir durum..Kuzey İrlanda barış sürecinde Sinn Féin ile birlikçiler arasında arabuluculuk rolü üstlenen bir grup sivil toplum temcilcisi her defasında ‘Barış yapanlar ne kutsaldır, onları Tanrı’nın çocukları olarak görmek gerekir’ şeklinde sürecin ruhuna uygun açıklamalar yapıyorlardı,düşünebiliyor musunuz? Bu tür çağrıların ardından 1994’te bir süreliğine ateşkes ilan ediliyor. 70’li yıllardan beri Sinn Féin’den Gerry Adams ile ilk elde kapalı kapılar ardında başlayan müzakareler tüm sabotajlara rağmen kuşkusuz meyvesini verdi.1998 yılında ayrılıkçılar ile birlikçiler arasında bir uzlaşma sağlandı ve “Hayırlı Cuma Anlaşması” imzalandı. Hayırlı Cuma Anlaşması 10 Nisan 1998’de Britanya ve İrlandaCumhuriyeti hükümetlerinin yanı sıra Kuzey İrlanda arasında gerçekleşmiş ve silahsızlanma süreci resmen başlamıştır.

SinnFéin lideri Gerry Adams’la yapılan müzakereler sonucunda Gerry’in siyasi bir çözüm mümkündür. İrlanda’nın bağımsızlığını sağlamak için silahsız siyasi çözüm gerekir noktasına gelmesi de  bu süreçte mühim kilit bir rol oynamıştır.Nihayet IRA’nın askeri konseyi bir bildiri yayımlayarak silahlı mücadelenin tamamen sona erdiğini ifade etmiş ve bir daha kullanılmaları imkânsız hale gelecek şekilde üzerlerine çimento dökülerek yok edilmiştir. Büyük Britanya ise silahlı güçlerini geri çekmiştir.Mezhep ayrımclığı büyük oranda kırılmış, silahlı mücadeleye katılanların hukuki çerçevesi belirlenmiş ve Kuzey İrlanda’da yıllarca süren çatışmalı ortam bitmiştir.

Kuzey İrlanda çözüm sürecinin Türkiye’deki çözüm süreciyle benzerlik arz eden kısımları var. Kuşkusuz bizim avantajımız keskin bir din/mezhep farkımızın olmayışı ve 2013’den beri silahların bırakalacağı mesajının verilmesi. Ne var ki gerekli ciddiyet gösterilmediğinden ötürü hala belirli bir tarih verilemedi.AK Parti  toplumda baskın bir biçimde yer eden önyargıyı kırarak Türkiye’yi barışa hazırlamış ve tüm risklerine rağmen Öcalan’la  görüşmelere devam etmiştir.Aynı zamanda Kürt sorununa dönük atması elzem olan adımlardan da kaçınmamıştır.Ne var ki tüm bu gelişmelere rağmen ortada garip bir durum var. PKK ve HDP silahların bırakalacağı hususunda net bir tavır ortaya koyamıyor. Türkiye gibi yıllardır milliyetçilikle terbiye edilen bir ülkede 21 Mart 2015 tarihinde Diyarbakır’da Apo posterlerin altında bir bayram kutlaması yapabiliyor ve bu resim Türk kesiminde infiale neden olmuyorsa ilaveten  hükümet de yeni dönemde sivil,yeni bir anayasa vaat ediyorsa artık silaha gerek var mıdır? Bu bakımdan gelinen noktada şartsız silahlar bırakılmalı ve süreç siyasi zeminde özgürlüklerin tesis edilmesiyle ilerlemelidir.

[email protected]

twitter.comsivildemokrat

  • Abone ol