DEMOKRATİK CUMHURİYETE GİDEN YOLDA BİR KERE DAHA İSTANBUL ANADOLU SAVAŞLARI!..NEDEN BU KONUDA DA YENİ BİR AÇILIM GEREKİYOR?..

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

DEVLETÇİ BURJUVAZİNİN EVRİMİ..

NEDEN YENİ BİR AÇILIM..

YENİ BİR BURJUVAZİ AMA..

TEK BİR ÇÖZÜM YOLU VARDIR, O DA DEMOKRATİKLEŞME..

DEMOKRATİK CUMHURİYETİ İNŞA ETMEK..

NEDEN İSTANBUL BURJUVAZİSİ VE KÜRTLER..

KENDİ TARİHİNİZİ İYİ BİLMEK ZORUNDASINIZ..

Karaalioğlunun bu yazısı 21 Aralık 2012’de kaleme alınmış. Tesadüfe bakın ki, tam bu arada aralarında Koç’un da bulunduğu bir grup 5,7 milyar dolar vererek köprü-otoyollar ihalesini kazanıyor!   Ve gene  tesadüfe bakın ki, bu arada A.Doğan da (4 Ocak 2013) kendi medya mensuplarına bir mektup yazarak barış sürecine sahip çıkılması gerektiğini, medya mensuplarının yazılarında “barış dilini kullanması gerektiğini” söylüyor! Nitekim, açın bakın Doğan Medya Grubu’nun gazetelerine ve yayın organlarına, bu tarihten sonra tamamen farklı bir dilin kullanıldığını göreceksiniz. O zamana kadar AK Parti ve Erdoğan düşmanlığının kör ettiği kalemler sanki birden hidayete etmiş gibi değişiverdiler!.

Peki ne zamana kadar sürdü bu balayı havası? İçinde Koç’un da bulunduğu köprü-otoyol ihalesi iptal edilene kadar! Hani, iptal olayı, sadece ihale bedeli (5,7 milyar dolar) az bulunduğu için  olsa birşey değil, yani anlaşılabilir; ama asıl gerekçe çok ilginçti: “Halkın malı bu şekilde özel sektöre nasıl satılırmış”! E, nasıl olmalıymış peki? “Halkın malı halka satılmalıymış”! Kim söylüyor bunu?  Anadolu burjuvazisinin ideologluğuna soyunan bir grup!  Arkasından da Erdoğan’ın iptal kararı geliyor tabi!

Fesuphanallah!! Bir zamanlar bir Ecevit vardı başımızda, “Halk sektörü” falan diye kapitalizme alternatif yaratmaya çalışarak saçmalayan, şimdi bir de Anadolu burjuvazisinin  ideolojik klavuzları mı- yol göstericileri mi eklenecek buna! Şu işe bakın, dünyaya sadece Anadolu kapitalizminin penceresinden bakacağım derken   nerelere varıyor işin ucu!

AK Parti’nin iktidara geldikten sonra yaptığı en devrimci işin özelleştirmeler olduğunu hep söylemişimdir. Çünkü başka yolu yoktur bunun. Devletçi üretim ilişkilerini tasfiye etmenin başka yolu yoktur. Eğer bu bir devrimse-bir burjuva devrimiyse, Devlet sınıfının “tasarruf” yoluyla kontrolü altında tuttuğu üretim araçlarının mülkiyetinin Devletin elinden özel sektörün-yani kapitalistlerin eline geçmesi de kaçınılmazdır. Hem Devlet sınıfına karşı mücadele edeceksin, onları iktidardan indireceksin, hem de Devlet mülkiyetine dokunmayacaksın bu mümkün değildir. Yani, iyi yaptılar işlerini-doğru yaptılar! Bu arada hiç öyle Ecevit vari “halka satma-halk sektörü yaratma” saçmalıklarına falan  kaçmadan, işin adını da doğru koyarak, direkt olarak özelleştirme dediler buna ve de dediklerini yaptılar, ben de bunu alkışladım.

Ama son zamanlarda, sanki yeni bir keşifmiş gibi, “özel sektöre değil de halka satma”  gibi  yeni şeyler duymaya başladık AK Parti’ye yol göstermeye çalışan bazı  çevrelerden. Bunlara, “İslam’da faize yer olmadığından”  yola çıkılarak “kapitalizme karşı alternatif  bir İslam ekonomisi” yaratmanın mümkün olduğu iddiaları da  ekle-nince insan ister istemez “ne oluyoruz”! demeye başlıyor! Anadolu burjuvaları banka ve kredi sistemini kontrolleri altında tutan İstanbul burjuvazisine karşı mücadele edeceğim derken olaya ideolojik boyut mu kazandırmaya çalışıyorlar sorusu belirginleşmeye başlıyor!  Hani tam, helâl olsun bak  devrim denilen şey aşağıdan yukarıya doğru böyle yapılır  derken, bunlarda mı toplum mühendisliğine soyunmaya başlıyorlar sorusu takılıyor insanın kafasına! Ne demek o “kapitalizme alternatif İslami bir sistem”! İslam bir din, kapitalizm ise belirli bir üretim ilişkileriyle birlikte ortaya çıkan  toplumsal bir işletme sistemi. İslam kapitalizme karşı nasıl bir alternatif oluyor ki!  Açıkça olmasa bile burada kastedilen şu aslında: Hani Anadolu burjuvazisi İslamcı bir kökten-kültürden (bilgi temelinden) geliyor ya, kapitalizmi İslamcı bir yaklaşımla yorumladınmı buradan pekala devrimle birlikte üretim araçlarının mülkiyetinin de İslamcı Anadolu burjuvalarının eline geçmesi gerektiği sonucunu çıkarabilirsin! İslamı bir inanç-kültür-yaşam bilgileri sistemi olmanın ötesine götürerek onu bir ideoloji haline getirirsen, buradan pekala üretim araçlarının mülkiyetinin de İslamcı burjuvaların eline geçmesi gerektiği sonucunu çıkarabilirsin!. Ki bu da İstanbul-Anadolu savaşlarında Anadolu burjuvalarının elinde güçlü bir silah haline gelebilir!. Faiz, İslam falan derken buna biraz da kapitalizme alternatif yeni tipte bir solculuk sosu kattınmıydı ya, al sana bir Anadolu burjuvası ideolojisi!  Kimseyi suçlamıyorum ama, açıkçası ben böyle bir tehlikeyi görüyor, bunun kokusunu alıyorum ortalıkta! Benim hayatım senelerdir hep o  pozitivizm virüsüne karşı mücadeleyle geçtiği için, ister istemez bu konuda hassas hale geldi burnum!.Sakın bana, “ama bu sefer biraz işi abartıyorsun” falan demeyin, böyle başlar bu işler!

YENİ BİR BURJUVAZİ AMA!..

Bakın ne diyor sayın bakan:     

“Bakan Çağlayan, Koç Holding Başkanı Mustafa Koç’un ‘Yerli otomobil, ticari intihardır’ sözünü kınadı. Koç’un konuşmasını düzeltinceye kadar eleştirmeye devam edeceğini söyleyen Çağlayan “Bazı arkadaşlarımız zaman zaman kıbleyi şaşırmış olabilir” dedi. ‘Bazı gazeteler özel sektöre baskı yapılıyor’ diye eleştiriyor. Arkadaş, ben yaparım"[1].

Aynı gün Facebook’daki sayfamda haberin altına şunları yazmışım:

“Şimdi ne bu!! Adam “vizibilitesini çıkarmış” ve böyle bir yatırım intihar olur diyor, bitti! Sana ne oluyor! “Efendim, onlar Fiat'ın, Renault'un temsilcisiymişte” falan!..Olabilir!..Hani globalleşme çağındaydık!..Nedir bu milliyetçi çıkışların anlamı!..AK Parti’nin ve Erdoğan’ın önünde sadece Devletçi cephe engeli yok, bir de, dünyaya sadece Anadolu burjuvazisinin penceresinden bakmaya çalışan kendi içindeki jakoben kanadın kulağa hoş gelen hamaset dolu çıkışları da var..AK Parti kendi icindeki bu jakoben-"sol" kanada da dikkat etmek zorunda!!..Sadece arabanın önüne engel koyanlar değil, gereğinden fazla gaz verdirerek onun yoldan çıkmasına-kaza yapmasına neden olanlar da tehlikelidir”!..

Bu eleştiriye cevap sevgili C.Ertem’den geldi. Hergün yazılarını ilgiyle izlediğim ve birçok konuda genellikle görüş birliği içinde olduğumuz Ertem olayı şöyle ortaya koyuyor[2]:

“Türkiye’de birçok gelişmenin doğru tartışılmadığı kanısı galiba hepimizde var.Bu yalnız politik alanla sınırlı değil, işte, ekonomide olan şu yerli otomobil tartışması.

Sanıyorum burada, başta Sanayi ve Ekonomi bakanlıkları ve bizzat sayın bakanların ken-dileri olmak üzere, yerli otomobili simgesel bir olgu olarak ele alıyorlar. Örneğin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç’un ‘yerli otomobil intihar olur’ çıkışına bağlı olarak, bunun Türkiye’nin marka değeri ile ilgili bir sorun olduğunu söyledi.Çağlayan’ın ve tabii ki hükümetin bu anlamda yerli otomobile tarihsel-simgesel bir yük yüklediği belli. Bunun haklılık payı var; burada sorun, Türkiye’de ekonomideki oyuncuların da siyasette olduğu gibi, bundan sonrası için hazırlıklı olup olmadığı, anlayışlarının, dünyaya, Türkiye’ye ve ticarete bakışlarının değişip değişmediği.

Şimdiye değin hazır pazarlara dayanarak, devletin korumasında ve ancak devletin altyapısını hazırladığı alanlarda faaliyet gösteren, yanlış yatırım yapsa bile içinde bulunduğu tekelci yapıya dayanarak yüksek kârlar elde eden bir özel sektörle Türkiye ancak bir yere kadar gidebilir. İşte ‘yerli otomobil’ tartışması özünde budur. Ama Türkiye’de siyaset kurumu bunu yeni görüyor; Zafer Çağlayan bunun için ‘Türkiye marka çıkarmalı, yapamayan, yapmasın tamam, ama diğerlerinin de önünü tıkamasın’ diyor. İşte sorun budur, örneğin otomobil ya da uçak neyse bunu yeni bir markayla baştan üretmek ve pazar aramak Koç için intihar olabilir, doğrudur. Ama Koç, Türkiye adına konuşmamalı.

Siyasette Kürtler’le, Türkler’in eşit olduğunu yeni anlamaya, anlatmaya ve bunu Anayasal güvenceye kavuşturarak bu topraklarda barışı kalıcılaştırmak adımlarını yeni atmaya başladık; çok şey kaybettikten sonra. Şimdi yıllardır Türkiye’de her dediği olmuş tekellerin, artık Türkiye adına konuşamayacağını; yalnız, hepimiz gibi kendi aileleri ve şirketleri adına konuşabileceğini anlıyoruz. Aslında bu ikisi birbirine bağlı. Şimdiye değin, üç-beş aile hepimiz adına, Türkiye adına konuştuğu için Kürt sorunu diye bir sorunumuz oldu, bunun için bugün borç batağındaki İtalya’nın, İspanya’nın küresel sanayi markaları oldu, bizim olamadı. Biz ancak İtalya’nın küresel markasının bayiliğini yaptık ama o bayileri de Türkiye adına konuşturduk, sonra da buna demokrasi dedik. İşte hükümetin sanayide ‘babayiğit’ araması bu anlamda demokrasi talep eden burjuvazi aramasıdır. Yani sorun sadece otomobil yapan bir babayiğit bulunup bulunamaması değildir.

Şimdilerde içinde bulunduğumuz barış sürecinin kalıcılaşması, yeni demokratik bir Anayasa ve siyasetin bütün bu dinamiklerle yeniden yapılandırılması çok açık söyleyeyim ki, Türkiye’nin ‘eski’ yapıları ile rekabet edecek, onları intihara sürükleyecek kadar rekabet edecek, teknolojiyi yalnız uygulayacak değil, üretecek ve ticarileştirecek ve bütün bu sürece siyasi olarak -hükümetten bile daha fazla- sahip çıkacak yeni bir burjuva sınıfı ile olur. İşte hükümetin ‘babayiğit’ arayışı ve yeni bir otomobil markası ısrarı budur. Bu anlamda bu arayış simgesel ve tarihseldir”.

Yani, sevgili Ertem diyor ki: “Şimdiye değin hazır pazarlara dayanarak, devletin korumasında ve ancak devletin altyapısını hazırladığı alanlarda faaliyet gösteren, yanlış yatırım yapsa bile içinde bulunduğu tekelci yapıya dayanarak yüksek kârlar elde eden bir özel sektörle Türkiye ancak bir yere kadar gidebilir”. Doğru söze ne denir, kesinlikle katılıyorum. Ve sanıyorum bu konuda şimdiye kadar en çok yazan da ben oldum. Hepsi bir yana, sadece, “Kimlik Sorununu Tartışıyoruz, “Devşirme Burjuva Kimliği ve Bunun Nöropsikolojik Temeleri”[3] başlıklı Makale bile bu konuya açıklık getirmek için yeterlidir sanırım.

Ancak olay burada bitmiyor. Sürece sadece Anadolu burjuvazisi açısından, onun penceresinden bakmak yetmiyor. Çünkü, işin içine sınıf ve “çıkar” girince görüş ufkunu belirleyen koordinat sistemini koyduğunuz merkez hemen olayın boyutlarını değiştiriverir ve öyle olur ki, ondan sonra artık sürece objektif-bilişsel olarak değil sübjektif olarak bakmaya başlarsınız! Ve hiç farkında olmadan burjuvazinin iki kanadı arasındaki mücadelede taraf olma durumu ortaya çıkar!

İş bu noktaya gelince, altı çizilmesi gereken içiçe geçmiş vaziyette iki süreç çıkıyor karşımıza: Birincisi açık, senelerdir yazıp duruyorum. Türkiye’de Anadolu burjuvazisinin gelişimi ve AK Parti’yle birlikte iktidara gelişi, sistemin tarihsel evrimi açısından, zamana yayılmış bir şekilde gelişen burjuva devrimine işaret eder. Olaya bu açıdan bakınca Devletçi-İstanbul burjuvazisiyle (TÜSİAD’cılarla) Anadolu burjuvazisi arasındaki çelişki  basit bir büyük-küçük çelişkisi olmanın çok ötesindedir. Bu açıdan aradaki fark nitelikseldir. Bunlardan biri  politik olarak halâ eski Devletçi sistemin-cephenin içindeki bir unsurken, diğeri bunun tam karşısında, modern kapitalist ilişkileri temsil eden devrimci bir unsurdur.  Şimdiye kadar gelinen yol bunun en açık örnekleriyle doludur.

Az önce “içiçe geçmiş” olduğunu söylediğim süreçlerden ikincisi ise,  eskinin İstanbul burjuvalarının  yeni Anadolu burjuvalarına göre daha büyük olmalarıyla, bunların eskiden beri kazandıkları mevziler nedeniyle kapitalist sistem içinde daha avantajlı bir konumda olmalarıyla  ilgilidir. Meseleye bu açıdan bakınca olay, İstanbul’un büyük burjuvalarıyla Anadolu burjuvaları arasındaki sistem içi bir çelişki boyutuna indirgenir. Örneğin, eskinin bu  büyük burjuvalarının birçoğunun bankaları bile varken, Anadolu burjuvaları bu türden olanaklara henüz daha sahip değildirler. Bu yüzden de kredi mekanizmaları falan halâ daha çok hep o büyüklerden yana çalışır ülkede.  Bu nedenle, olaya bu açıdan bakınca  aradaki mücadelenin daha çok sınıf-sistem içi bir mücadele, büyük-küçük mücadelesi olduğu, sistemin olanaklarını kimin daha çok kullandığı-kullanacağı  sorunu  çıkar ortaya.

Bir yanda eski Devletçi sistemin içinde Devletin kanatları altında gelişerek büyüyen İstanbul’un büyük burjuvaları, diğer yanda da, onlar kadar büyük olmamakla birlikte, ama gene de son yıllarda iyice palazlanarak onlara bacak germeye başlayan yeni devrimci Anadolu burjuvaları.  Mücadele normaldir tamam da burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var.

Anadolu burjuvaları bu mücadelede hiçbirzaman büyüklere karşı küçüklerin, ya da daha ortaboy olanların temsilcileri olarak çıkmazlar ortaya. Onlar, burjuva devrimi sürecinde başı çeken lokomotif konumlarını-yani devrimci kimliklerini- öne sürerek  işi götürme taraftarıdırlar. Kendi açılarından bunda haklıdırlar da. Eski sisteme karşı verilen mücadelelerin sonunda eski Devletçi yapı yıkıldığı halde onun bir parçası durumunda olan Devletçi burjuvazi  konumundan hiçbirşey kaybetmeden halâ karşılarında durmaktadır. Bu yüzden de onlar bunun bir haksızlık olduğunu, Devletçi burjuvaların halen ellerinde bulunan imkanlara eski sistemin içindeki imtiyazlı durumlarından dolayı sahip olduklarını söyleyerek, eski sistemin yok oluşuna paralel olarak bu olanakların da onların elinden alınması gerektiğini söylemekte, bir tür devrimci “mülksüzleştirmeden” bahsetmektedirler.

Bakın, sevgili Ertem ne diyor: “Türkiye’nin ‘eski’ yapıları ile rekabet edecek, onları intihara sürükleyecek kadar rekabet edecek, teknolojiyi yalnız uygulayacak değil, üretecek ve ticarileştirecek ve bütün bu sürece siyasi olarak -hükümetten bile daha fazla- sahip çıkacak yeni bir burjuva sınıfı ile olur. İşte hükümetin ‘babayiğit’ arayışı ve yeni bir otomobil markası ısrarı budur. Bu anlamda bu arayış simgesel ve tarihseldir”.

Meselenin canalıcı noktası işte burası!  Burada benim söylemek istediklerimle arada o kadar ince bir çizgi var ki, ilk bakışta olayın özü gözden kaçıyor gibi. Ben diyorum ki, “onları intihara sürükleyecek kadar rekabet edecek”..”sürece siyasi olarak hükümetten bile daha fazla sahip çıkacak yeni bir burjuva sınıfına olan ihtiyaç” gene  dursun ortada! Eğer gerçekten durum böyleyse, hiç kimsenin şüphesi olmasın sürecin diyalektiği böyle bir sınıfı yaratır da. Ama, tam şu geçiş aşamasında, tam yeni bir anayasanın hazırlanması için ittifaklara ihtiyaç duyulduğu aşamada, barış sürecinin oturuşması açısından en kritik dönemde hükümeti de arkasına alarak İstanbul burjuvalarını “intihara sürükleyecek kadar rekabetin”-bu türden bir jakobenliğin- sırası değildir!

Hem sonra bu iş bir kere başladımıydı ya öyle İstanbul-Anadolu savaşıyla falan kalmaz, işin ucu otomatikman küresel sermayeyle olan ilişkiye de sıçrar! Sen tutmuşsun bir sürü ilişkiler içine girmişsin şimdiye kadar, şimdi ise birden, arkana hükümeti de alarak, Anadolu sermayesi falan derken, özünde “millici”-korumacı bir politika izlemeye başlayacaksın! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derler adama! Anadolu burjuvazisi şimdiye kadar kendi çıkarlarını-politikasını küresel sermayeyle bütünleştirerek ayakta kaldı ve bugünlere ulaştı. Şimdi birden “U” dönlüşü yapmaya kalkarlarsa adamı şeytan çarpmış gibi duman ederler vallahi! Hem de üstelik haklı konuma da girerler bu durumda. O zaman, bu türden bir politikayı yürütenlere de   “millliyetçi” gözyaşları dökerek-bugünkü “ulusalcıların” korosuna katılmaktan başka yol kalmaz!

Bakın, Devletçi burjuva kimlikleriyle onları beğenmesek de, geçmişleri dolayısıyla onları tu kaka etmekte haklı olsak da, bütün bunlar şu gerçeği değiştirmez: Onlar da son tahlilde burjuvadır. Ve bugün artık onlar da küreselleşme sürecine entegre olmuşlardır. Ben Almanya’da evimin bodrumundaki çamaşırhaneye indiğim zaman oradaki çamaşır makinalarının çoğunun Beko olduğunu görüyorum artık. Sırası mı şimdi Beko’lara karşı “onları intihara sürükleyecek kadar rekabetin”! Hem sonra niye intihara sürükleniyorlar ki, o gözükara-idealist Anadolu burjuvaları da  daha iyisini, daha ilerisini yapsınlar, intihar neyin nesi! Yani Anadolu burjuvaları yapınca otomatikman daha mı iyi çalışacak o makinalar? Tamam, eğer gerçekten durum böyle  olursa, o zaman biz de onların ürünlerini alırız  olur biter. Serbest rekabet böyle olur. Kim daha iyi kalitede, daha ucuza üretirse onun borusu öter. Ben Anadolu burjuvasıyım diye hükümeti arkana alıpta korumacılık talep ederek, milliyetçi duygularla olmaz bu iş! Tamam, Koç’lar Fiat’la, başka bir  Tüsiad üyesi  de   başka bir  küresel grupla  ortak, e, o zaman “yerli milli” otomobille-ya da başka bir ürünle-bunları bu kimliklerinden dolayı “burası bizim ülkemiz, burada bizim borumuz öter” deyip (elimizdeki iktidar gücünü  kullanarak)   intihara mı sürükleyeceğiz! Yoksa otomobilin yerli-milli olanı sırf bu özelliğinden dolayı otomatikman daha iyi kalitede ve daha ucuza mı olacak!   O zaman hangi küresel sermaye güvenir de gelir ki ülkeye! Gelen adam tabii ki içerde birileriyle işbirliği yapacak, e, sen onları bu işbirliğinden dolayı küçümsersen, arkasında devlet desteği olan  yerli-milli burjuvalar aracılığıyla “intihara sürüklemeye” yöneltirsen, kiminle iş yapacak o küresel sermaye! Yoksa, Anadolu sermayesiyle işbirliği yaparlarsa ona laf yok mu diyeceğiz! Bu işler boştur!



[1]21 Nisan, Gazetelerden..

[2]„Simgesel ve Tarihsel bir Arayış“, C.Ertem, Star Gazetesi, 24 Nisan 2013

[3]www.aktolga.de Makaleler, Eylül 2010

DEVAM EDECEK...

  • Abone ol