Türkiye uzun yıllar boyunca kendi gerçekleriyle kavga eden bir devlet zihniyetiyle yönetildi. Bu “kafa” ile Türkiye her alanda tıkandı. Ciddi bir “değişim” kaçınılmaz hâle geldi ve AKP bu konjonktürde siyaset sahnesine çıktı. İktidarının ilk iki döneminde bu “değişim” ihtiyacını temsil etmeye çalışan bir siyasi pratiğin sahibi oldu. Ancak iktidarının üçüncü döneminde iktidara “mecbur ve mahkûm” olduğuna inanmaya başladı, iktidar hastalığına tutuldu.

Böylece aslında kendi ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı söylem ve icraatlarının yol açtığı toplumsal itirazları, anlamak ve muhasebe yapma vesilesi olarak değerlendirmek yerine iç ve dış mihrakların “oyunu” şeklinde okumayı ve buna göre pozisyon almayı tercih etti. Bu tavrıyla toplumu adeta AKP’li olanlar (Recep Tayyip Erdoğan’ı sevenler olarak da okunabilir) ile olmayanlar (Erdoğan’ı sevmeyenler) şeklinde kutuplaşmaya zorladı. Demokrasi, özgürlük, barış duyarlılığıyla itiraz edenleri müflis statükonun savunucularıyla aynı heybenin içine sokarak “dövdü”, yaftaladı ve bunun siyasetini yaptı, yapıyor.

Gezi protestolarını bu siyaset tarzını yürütmek için “fırsat” olarak değerlendirdi. Gezi’yi “darbe girişimi” görmeyenler bir anda AKP ve yandaşları tarafından “darbeci, ulusalcı” vb. ilan edildi. Bunun ifrat noktasına tırmandırıldığı asıl “olay” ise 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması oldu.

Erdoğan, hükümetinin karşı karşıya kaldığı iddialara aklanmak yerine adına “milli mücadele” dediği bir süreç başlatarak cevap verdi. “Dizayn” edilen yargı eliyle bu soruşturma dosyaları takipsizlik kararlarıyla kapatıldı, polisler görevden alındı, bazıları tutuklandı, HSYK “düşürüldü”, peş peşe anti-demokratik yasalar çıkartıldı ama “mücadele” bitmedi hâlâ devam ediyor. Sırada miting meydanlarında “seninle işimiz bitmedi” denerek hedef gösterilen savcılar var, yeni “tehdit ve tehlike” konseptlerini “yeni” devletin resmî görüşü hâline getirme planları var... Neresinden bakılsa, bu bir kendisini “devletleştirme” mücadelesi; ama rahatlıkla “darbe” de denebilir.

Bu “yeni” durumun duyduğu “düşman” ihtiyacını artık “paralel devlet” görüyor. Dolayısıyla kutuplaşmanın yeni ölçüsü de artık bu. Kapı gibi delilleri olsa da eğer “bu bir darbe girişimidir, Erdoğan’ın askeriyim” demiyor da hukuktan, adaletten, demokrasiden bahsediyor, Erdoğan’ın “tek adam” heveskârlığından rahatsız oluyor “bu kadar da olmaz ki” diyorsanız, kim olursanız olun, “paralel” yapının adamısınız... Dün kadar yakın bir geçmişte hükümet darbe, kapatılma tehdidi altındayken birlikte sokaklara döküldüğünüz “bazı” arkadaşlarınızın gözünde bile...

Bu satırların yazarının hayatı boyunca ne “paralel” ne “orijinal”, ne “derin” ne “yüzeysel” suretinde devletin hiçbir türüyle işkencehanelerinde, hapishanelerinde, mahkemelerinde karşılaşmak dışında herhangi bir “işi” olmamıştır. (Belki bir de dernekler masası, vergi dairesi filan eklenebilir bu listeye.) İnşallah bundan sonra da olmayacaktır. Çünkü acı deneyimlerin sahibi büyüklerimizden ve tarihimizden aldığımız derstir; “Dewlet bi ker be jî xwe lê meke” deriz mesela (Devlet eşek olsa binmeyeceksin). Terbiyemiz izin vermez yani.

Rüzgâra karşı durmak, “güce” boyun eğmemek, tehdit edilmek, işsiz kalmak, yaftalanmak ve belki de daha fazlasına maruz kalmak pahasına, işte buraya yazıyor ilanen duyuruyorum: Kediye “kedi”, hırsıza “hırsız”, haksızlığa “haksızlık” demeye; kime yapıldığına bakmaksızın zulme karşı durmaya, nefesim yettiğince herkes için demokrasi, özgürlük, barış ve insanlık değerlerini savunmaya devam edeceğim.

*

(İhmal ettiğim çalışmalarıma zaman ayırmak için bundan böyle sadece pazartesi günleri bu köşede olacağım.)

[email protected]

Twitter: @CaferSolgun

  • Abone ol