Günümüz Türkiye’sinde ve bölgemizde yeni bir Çağ’a giriyoruz

Bu köklü değişim ileride tarihçiler tarafından belki de bir çağın başlangıcı olarak adlandırılacaktır.

Bu konuyu uzmanlara ve tarihçilere bırakarak, bugünü anlayabilmek için yakın tarihimizi bir siyasetçi olarak değerlendirmek isterim.

Biliyorum ki, bu yazıyı okuyan birçok kişi yüksek sesle söylediklerimin gerçekle uyuşmadığını düşünecek. Hatta bazı kutsallara, tabulara dokunduğum için şiddetle eleştirileceğim.

Ne var ki Türkiye’de oluşan ve oluşacak olan değişimleri anlayabilmek ancak bazı tabulara dokunmak ve hatta yıkmakla mümkün olabilir.

Bu analizlerim, bir akademisyen tarihçi veya siyaset bilimi uzmanı olmaktan uzak, siyasi pratiği olan bir vatandaşın kişisel analizi olarak algılanır ve değerlendirilirse, kızanlarımın kızgınlık katsayıları belki azalır.

19. yüzyılın sonlarına baktığımızda, İttihat ve Terakki yönetiminin büyük gayretleriyle Osmanlı İmparatorluğu gibi çok inançlı ve çok etnisiteli bir yapıya Türk milliyetçiliği ithal edildi. İmparatorluğu, içine düştüğü çıkmazlardan kurtarmak için Türk, Arap, Kürt, Ermeni, Bulgar, Yunan vb. çeşitli etnik kimlik ve inançtaki insanların kurduğu İttihat Terakki Fırkası ve Osmanlı aydını işte bu süreçte değişime uğramaya başladı.

Çok genç bir subay olan Enver Paşa, padişah damadı olarak ordunun başına geçerken, telgraf memuru Talat Paşa başbakanlık koltuğuna oturdu. Disiplinden yoksun ordunun genç subayları böylece devlet yönetimine geçince, hâkim etnisite olan Türk ve Müslüman unsur, İttihat ve Terakki’yi ana gayesinden uzaklaştırıp, Türk-İslam ve hatta daha sonra pantürk- panislamist bir çizgiye oturtmaktan çekinmedi.

Özellikle Osmanlı’yı 1. Dünya Harbi’ne sürükleyen bu trio, parti içindeki diğer etnisite ve inançtan olan kişileri zamanla dışladılar.

Ne yazık ki Osmanlı yapısını koruma dürtüsüyle biraraya gelen bu farklı unsurlar, dışlanmalarının sonucunda İttihat ve Terakki’den kaptıkları virüsle kendi etnik kimlikleri altında Yunan, Bulgar, Arap, Arnavut, Boşnak, Kürt milliyetçileri ve ülkelerinin siyasi liderleri ve kurulan yeni devletlerin kurucuları olarak tarih sahnesindeki yerlerini aldılar.

SONUÇ, 600 yıllık bir imparatorluğun yıkılması, dokuz milyon kilometrekare olan bir ülkenin parçalanıp onlarca devletin doğması, milyonlarca ölü, yaralı, yetim ve dulun yanı sıra küçülen bu büyük coğrafyadan sığındıkları son yer olarak 800.000 kilometrekarelik yıkık, viran, bazı yerleri işgal altında, fakru zaruret içinde olan bir ANADOLU’ya göç eden milyonlar oldu. Kısacası sonuç, perişan bir Anadolu’ydu.

1920’lerin başlarında Anadolu’da durum maalesef işte buydu.

Anadolu halkının çoğunluğu Müslüman olsa bile, Süryani, Ezidi, Ortodoks, Katolik Hıristiyanlar ile az da olsa Hakkâri çevresinde Nasturi inancında olan toplukların yanında, Türk, Kürt, Arap, Laz, Kafkas kökenliler gibi etnisitelerin olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.

Ancak bu sosyolojik yapıdaki Anadolu’da Fransız işgaline uğrayan Urfa, Antep, Maraş ve Çukurova illerinde 1919 yılından itibaren bölge halkı farklılıkları bir kenara iterek direniş hareketini başlatmış ve Fransız güçlerini püskürtmüşlerdi.

Tüm bu olumsuzluklar karşısında yapılması gereken tek şey vardı. O da, halkın gerçek temsilcilerini belirleyip, toplumda karşılıkları olan bu vekillerin tam yetkiyle ülkenin ve halkın kaderini belirlemesiydi.

Anadolu halkı, hiçbir ayırım yapmadan kendi temsilcilerini seçerek Ankara’ya gönderdi. Bu insanlar, 1921’de kurulan Büyük Millet Meclisi’ni oluşturdular.

Bu temsilciler, kendi inançları ve etnisitelerini saklamadan yöresel ve geleneksel kıyafetleri içerisinde, kimi dinî sarığıyla, kimi aşiretinin simgesi sarığıyla, kimi Lazistan, kimi Dersim Mebusu olarak, âmâ tek bir ülkü etrafında göreve koşup Meclis’e geldiler.

O ülkü de, beraber, kardeşçe, eşit vatandaşlık anlayışı ve özgür biçimde yaşayacakları bir ÜLKE kurmaktı.

Öncelikle bugün başaramadığımızı başardılar. Özgürlükçü, güçlü bir yerel yönetimi öngören ve gerçekten EGEMENLİĞİN KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETE AİT olduğu ve onların temsilcilerinden oluşan Büyük Millet Meclisi’nin tek ve yegâne güç olduğunu belirleyen MECLİS HÜKÜMET sistemini kabul etiler. Ve, sadece 23 kalıcı ve bir geçici maddeden oluşan, ülkemizin ilk ve son halkın iradesiyle yapılmış anayasasını yürürlüğe koydular.

Bugün halkımızın huşu içinde ziyaret etmesi gereken yer, işte o yerdir. Yani Ankara’da şu anda müze olan İlk Meclis Binası’dır.

Eğer orayı ziyaret etme imkânınız olursa, sizlere çok şey anlatacaktır o ilk Meclis’in her biri kahraman vasfını taşıyan vekillerimiz.

O koridorlarda gezinirken, bazen kızdıklarını, “Nedir bu hâliniz! Biz bunun için mi yokluklara katlandık, zulme karşı çıktık” diye kulağınıza fısıldadıklarını duyabilirsiniz.

Üzülmeyin, onlar Atalarımızdır. Bizi daha iyi şartlarda görmek istedikleri için kızıyorlardır. İnanın ki, hâlâ bize güvenip, bizi en sıcak duyguları ile seviyorlardır.

Şimdilik sağlıcakla kalın. Haftaya devam ederiz

  • Abone ol