Yerleşik düşünce bize itaati öğretir. Kod’lar, kurallar, sınırlar içinde itirazsız bir boyun eğiş. Göçebe düşünce ise ucu açık bir deneyim içinde bizi itiraz ve ihlale götürür.

Göçebe düşünce, yersiz yurtsuzluğuyla sınırları aşarak, yerleşik olanı ret etme imkânını da taşıyarak, etkileşime açık bir şekilde oluşur. Ömer Faruk, (Yarabıçak) göçebe düşünceyi şöyle açıklamakta: “Göçebe düşünce özünde geleneksel felsefedeki ‘doğruluk’, ‘aşkınlık’ ve ‘tanrısallık’a karşı çıkmayı, ortak görülerle ters düşmeyi, genel geçer kabulleri çiğnemeyi gözeten bir düşünme imkânıdır.” “Düşünceden daha da önemli olan ‘düşünmeye iten’ şeydir; filozoftan daha önemli olan, şairdir. Düşünmek yorumlamak, açıklamak, geliştirmek ve itiraz etmektir. Yaratma, düşüncenin kendisinden kendisini doğurmasıdır. Dikte edilene razı olmamak, deniz dibini merak etmekten vazgeçmemektir.” “Düşünmek eylemdir!

İşte bu nedenle, göçebe düşünce yaratma sürecinde devletle ve iktidar odaklarıyla karşı karşıya gelir. Bilim, felsefe ve sanat alanlarında son derece akışkan niteliğiyle sürekli bir yaratım hâlindedir. Bunu yaparken ötekileştirilenlerle ve hayatla karşılaşmayı hedefler, yaralara dokunur, önceki yaratımları didikler, ‘dil’i parçalar, bozar ve yeniden kurar.

Sınırlar çizen, kod’lar koyan, adlar veren bir medeniyetin barbarlığı ve vahşeti karşısında göçebe düşünce kaybolmayı göze alarak, haritasız, krokisiz çıkılan bir yolda en iyi dosttur. Oysa statükonun konforu bilinmeyenin çekiciliğine galebe çalar. Modern insanın denetim altındaki bildik hayatı bilinmez olana imkân tanımaz. Düzenli, denetimli, rutin hayat sıkıcıdır ve umutsuzluk üretir. Yerleşik bir düzende; yurda, eve, eşyaya ve mekâna sahip olan kişi aynı zamanda kendini yarattığı kafeste hapsetmiş olur. Kafka bir özdeyişinde “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” derken, Adorno, “Yerleşik adam imrenmeyle bakar göçebe varoluşa, yeni otlaklar peşinde koşanlara, boyalı yük arabası da yıldızların yolunu izleyen tekerlekli evdir onun gözünde” der. Dış özgürlüğün iç özgürlük olmadan yaşanmayacağı ise anlaşılır bir tespit.

Faruk’un kitabında referans verdiği Michel Maffesoli, “Göçebelik Üzerine- İnisiyatik Başıboşluk” isimli kitabında önemli tespitler yapıyor. Zamanımızın yabanileşmeye gebe olduğunu belirterek politikacıları, entelektüelleri yolculuğa çağırıyor ve alışkanlıklarımızdan sıyrılmaya, paralize edici kesinliklerden kurtulmaya, analitik yöntemlerimizi dogmatizmden ve engizisyonu çağrıştıran a-priori’lerden arındırmaya davet ediyor. Modernitenin her şeyi sıraya, düzene sokarak fiyatlandırdığını, böylece denetleyip gözetleyebildiğini, buna karşılık kontrol dışında yaşamaya çalışan aylağın (ya da çapulcunun) düzene karşı gizli bir isyanı biriktirme kapasitesiyle yeni bir toplumsallığın kuruculuğuna aday olduğundan söz ediyor.. Akışkanlığın (dolaşımın) zincirleri ve sınırları siyasi, ideolojik, kültürel, kültsel her alanda durdurulamayacak şekilde yerle bir ettiğini belirtiyor. Maffesoli’ye göre bu ulusalcı, medeniyetçi, ideolojik ve dinsel kod’lara sığmama ve özgürleşme hâlidir ve bu ihlalci ve yeninin taşıyıcısı olma hâli yerleşik için bir bilinmezlik ve kurulu düzen için bir tehdit olarak algılanır.

İşte göçebe düşünce bu akışkanlık hâlidir ve itiraz ve ihlali de beraberinde getirir. Ancak bu ihlal yıkıcı değildir, şiddet barındırmaz ve çağrıştırmaz, aksine kurucu bir ihlaldir. Şükrü Argın’ın anlatımıyla bu ihlalci gözünü budaktan sakınmaz; ama bu cesaretin arkasında bir devrimcinin cüretkârlığı değil, bir zanaatkârın zarafeti vardır. Çizilmiş tüm sınırları, örülmüş tüm duvarları böyle bir cesaretle karşısına alır.

 Faruk, bizi tam bir seçim noktasına getiriyor. Paranoyak köle mi yoksa şizofren göçebe mi olmak. Ve devamla asıl soruyu soruyor. “Göçebe, yersiz yurtsuz bir medeniyet mümkün müdür? İnsanın içini yer edinmiş, insanın içine kurulmuş başka bir medeniyet mümkün müdür?

[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas

  • Abone ol