Doğu Karadeniz’deki korkunç ve plansız yapılaşmayı buruk ve çaresizce gözlemleyip, Gürcistan’ınBatum şehrine geçerseniz, sizi daha da karmaşık hisler bekliyor. Bir yandan Batum’un güzelliğine, yüzyıllık parklarına, başarılı tarihî restorasyonlarına hayran kalıyor, diğer yandan da Doğu Karadeniz’de yapılan tahribatın boyutlarını daha iyi kavrıyorsunuz. İnsan, “Batum Gürcistan’da değil, Türkiye’de kalsaydı başına neler gelirdi” sorusunu sormadan edemiyor.

Ülkemizdeki çarpık kentleşme, en başta “kamu adına” yerel yönetimleri ellerinde bulunduranlarca gerçekleştiriliyor. Yerel yönetimler mevzuatı, bu konuda yerleşmiş olumsuz alışkanlıklar ve merkezî otoritenin, mevcudu daha da tahrip eden çıkar odaklı müdahaleleri, elbirliğiyle doğamızı ve geleceğimizi elimizden alıyor.

Yakın zamanda Doğu Karadeniz’de yayla yollarını birleştirmeyi amaçlayan Yeşil Yol Projesi’yle ilgili detayları okuyunca, merkezî yönetimin dengeleyici değil, tahrip edici rolüne bir kez daha şahit olduk. Bu gereksiz yol projesini hızlı bir yapılaşmanın takip edeceği belli. Böylece nefes alabildiğimiz biricik hayat damarımızın da birilerinin sermaye birikiminin nesnesi hâline geleceğini anlamak için uzman olmaya gerek yok. Belki de “uzman” olmamaya, sadece yurttaş olmaya gerek var...

Zaten temel mesele de bu: 12 Eylül’den sonra yerel yönetimlerle ilgili yasaları hazırlayanların temel derdi, “yerel” yöneticilerin yukarıdan denetimini mümkün kılan; aşağıdan yukarıya “yurttaş inisiyatiflerine” ve denetimine imkân tanımayan bir yapı oluşturmaktı. Başka bir ifadeyle, Fatsa örneğinin ve Terzi Fikrilerin bir daha ortaya çıkamayacakları bir yapı oluşturmak, “devletlûların” asıl gayesiydi.

Devlet, yerel yönetimlerin siyasal denetimini elinde tutmanın karşılığı olarak bu alanları ranta açtı. Mesaj açıktı: Rant paylaşımına girmenize “evet” ama yerel yönetimleri Devlet’in siyasi ve iktisadi tercihlerine meydan okuma alanı olarak görmenize “hayır”. Mevcut koşullar altında, sözgelimi, sosyal demokrat veya sol bir belediyecilik yapamazsınız ama yandaşlarınızın kent rantlarından istifade etmesini mümkün kılan tercihlerde bulunabilirsiniz. 1989’da Yerel Yönetim seçimlerinde önemli bir başarı gösteren SHP’nin çıkmazı da buydu: Yerel yönetimler üzerinden demokrasi ve ekmek mücadelesi yürütmenin koşulları ortadan kaldırıldığı için SHP de, ANAP’ın açtığı yoldan ilerledi.

Bugün Türkiye’de toplumun büyük bir çoğunluğu yerel yönetimlerin ne işe yaradığını bilmiyor. Sözgelimi küçük bir beldede yaşayan ve buradaki meseleleri gözlemleyerek çözümüne ortak olmak isteyen kişi veya guruplarla, yerel yönetim mekanizması arasında büyük bir uçurum var. Sadece sistem dışı partilerin değil, sıradan bir yurttaşın da belediye meclisine girebilmesini imkânsız hâle getiren seçim barajları sözkonusu. Yerel yönetimlerde en güçlü partilerin kadrolarının el değiştirmesi üzerinden işleyen, yarı oligarşik bir mekanizma oluşturulmuş durumda.

Bizler başkanlık sistemini tartışırken ortada tuhaf bir durum var: Yerel yönetimlerde 1984’ten bu yana, “güçlü başkan zayıf meclis” uygulamasına geçilmiş durumda. Bu da ekip veya kadrodan ziyade tek bir şahısın “çare” olarak görüldüğü kişisel bir siyaset tarzı yaratmış durumda. Düşünün bir ilçede sadece yüzde 25 oyla yerel yönetimi alabiliyorsunuz. Bu da yetmiyor; belediye başkanı neredeyse tüm icraat yetkisini elinde topluyor ve kendi partililerinden oluşan meclis üyelerince bile denetlenemiyor...

Önümüzdeki on yıllar, hayat damarlarımız kurutan rantçı ve yandaş belediyecilikle, katılımcı yerel yönetim arayışı arasındaki mücadelelere şahit olacak...


[email protected]

  • Abone ol