İktidar sahibi hukuku çoğu zaman kenarından dolaşacağı bir engel, işine yaradığı zaman da etkili bir silah olarak kullanıyor. Her iki şekilde de iktidarın kullandığı hukuk tükendi.

Siyasetin en kaba, en ilkel, en vahşi türü ile karşı karşıyayız: Orman kanunları işliyor. Tecrübe ederek öğrendiğimize göre, İskender’in kördüğümü çözdüğü şekilde Yüce Divan engelini geçen Erdoğan, hasarı gidermek için her zamanki taktiğini uygulayacak: Toplumu kamplaştıracak, kutuplaştıracak. Ölümü gösterip, sıtmaya razı edecek. Ölüm amansız düşmanlar, hainler, ötekiler, bütün korkular; sıtma ise hırsızların aramızda pişkin pişkin sırıtarak dolaşması ve devlet yönetiminde hâlâ söz sahibi olması. Adamlar güçlü oldukları için haklılar, hırsızlıktan, yolsuzluktan şikayet eden bizler ise güçsüz olduğumuz için herhangi bir hak ileri süremiyoruz. Başkaldırdığımız zaman bu sefer kanunlar, güç sahibinin elinde ölümcül bir silaha dönüşüyor.

Ancak her şeyin bir sınırı var. Hukuku tüketen güç kendi kendisini kemirmeye başlıyor. Türkiye’de kamu barışı çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya. Bu tehdit elindeki bütün gücü ve dokunulmazlığını  toplumu kutuplaştırmak ve birbirine düşman etmek için kullanan tek kişiden geliyor. Kapı gibi duran MASAK raporuna rağmen Yüce Divan yolunu kapatmaya kalkınca, meşruiyet uçurumu maraza çıkartılıp kapatılacak. “Paralel yapı”, “darbe”, “alçaklar” kelimelerinin sıklığı, paçalar sıkışınca artıyor. Büyükelçilerle yapılan toplantıda Yüce Divan uçurumunu kapatmak üzere yeni gerginlik oluşturma kampanyasının ilk işareti verildi. Paralel yapı “hâlâ” iş başında ve hırsızlığa-yolsuzluğa karşı çıkmanın “darbeye teşebbüs” anlamına geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Ne işe yaramaz bir paralel örgüt imiş ki, hırsızlara bile güç yetiremiyor. Düşmanlığa malzeme olmamak için akıl sağlığımızı korumamız lazım.

Gücün zaafı gücüdür; yani hukuksuzluğu. Erdoğan bu kampanyayı başlatırken “paralel örgüt”ün bu sene içinde Kırmızı Kitap’a alınacağını tekrarladı. Ancak bu arada kaçırdığı çok önemli bir şey var: “Paralel örgüt”ün veya “yapı”nın mevcut olmadığı mahkeme kararı ile tespit edildi. Bakırköy 3. Asliye Mahkemesi verdiği kararda paralel yapı için, “ulusal ve uluslararası yasal zeminde davacıların varlığını ilan ettikleri bir örgüt yoktur”. “Yasal zemin”i, “hukukî mesnede dayanan bir kaynak” olarak anlamak zorundayız. Hikâye şöyle: Erdoğan’ın “haşhaşî”, “alçak”, “şerefsiz”, “namussuz”, “çete”, “terör örgütü mensubu”, “kokuşmuş”, “virüs” gibi koca bir camiayı hedef alan sözlerini üzerine alınan vatandaşlarımızın açtıkları hakaret davaları birleştirilmiş ve tazminat talepleri reddedilmiş. Reddederken dayanılan gerekçelerin başında “böyle bir yapının mevcut olmadığı” hükmü yer alıyor.

TCK’nın İkinci Kitap, Üçüncü Kısım’da yer alan 213-222 maddeleri arası “Kamu Barışına Karşı Suçlar” başlığını taşıyor. Hakaret davaları 216. maddede yer alan “toplumu kin ve düşmanlığa teşvik”, “halkın bir kısmını aşağılama” suçuna dayandırılıyor. Erdoğan son bir yıldır, diktatörlüklerde sık rastlanan bir taktikle, politikada sıkışınca düşmanlar üreterek çıkış aradığı için, bu suçu sıkça işliyor. Yolsuzluk suçlamalarını bir siyasetçinin “darbe” diye nitelemesi, sık rastlanan bir örnek; ancak bu darbeyi yapacak bir gücün propaganda icabı inandırıcı bir şekilde gösterilmesi lâzım. Türkiye’nin itibarlı ve güvenilir bir camiasının “darbe örgütü”ne dönüşmesinin kısa hikâyesi böyle. Bu hikâyenin suçunu örtbas etmek isteyen için en cazip tarafı ise böyle bir düşmanın somut olarak mevcut olmaması. Hayalet avcılığı yapacaksınız, Meclis’i, devlet kurumlarını seferber edip cadı avına girişeceksiniz ve suçu iyi sıhhatte olsunlara atacaksınız. Ama ip geliyor bir yerde kopuyor. Mahkeme, böyle bir örgütün mevcut olmadığını “tespit” ediyor. Sonuçta ortaya baş belası bir sorun çıkıyor: Mevcut olmadığı mahkeme kararı ile tespit edilen bir örgütü Kırmızı Kitap’a nasıl koyacaksınız?

Yine de “kamu barışı” ciddi bir tehdit altında. Biz yine de unutmayalım: Hukuksuzluk güçlünün ayrıcalığı, bizim değil.

  • Abone ol