Türkiye’de bir medya sorunu var mı? 

Var elbette.

Basılı medyanın alan daralması hadisesi dijitalin artan abanışı sonucu bütün dünyada var. Türkiye de gittikçe artan ve daha da artacak boyutta bu sorunu hissedecek. Baskıyı durduran ve dijitale geçen gazete sayısı artıyor, artacak.

Ama Türkiye’de medya sorunu bundan ibaret değil.

Mesela Karar’ın geçen günlerde yaptığı “Reklam ambargosu”na ilişkin açıklama bundan başka bir sorunu ifade ediyor. Karar normalde muhafazakar dünya bünyesinde oluşan bir gazete. Kurucu kadroları daha önce Yeni Şafak’ta, Star’da sorumluluk üstlenmişler.  Muhafazakar - Demokrat bir iktidar döneminde problemle karşılaşmaları farklı bir “iktidar – medya sorunu” niteliği taşıyor. Geçmişte Ak Parti ile müşterek misyonlar ifa eden medya insanlarının bu dönemde yazamıyor, ya da meselâ ekranlara çıkamıyor hale gelmeleri de benzeri bir sorun.

Cezaevinde bir hayli gazeteci var. “Terör örgütü kurucusu, yöneticisi olmak”tan başlayıp tırmanan suçlamalarla 10 yıllardan ağırlaştırılmış ömür boyu hapse kadar yargılanıp, mahkum olanlar var. 15 Temmuz süreci medya için de olağanüstü bir olağanüstü halin yolunu açmış durumda.

Bu konu, “Yazar mı, terörist mi?” tartışması ekseninde Türkiye’nin bütün dünya ile münasebetlerini etki altına alıyor.

Eskiden de sorundu medya. Meselâ “Merkez medya” denilen yapı, ana misyonunu iktidar ile muhafazakar toplum kesimleri ile savaş eksenine oturtmuş, bir medya patronu “Basın için dünyada beş büyük kuvvetten biridir, dördüncü kuvvettir derler. Bu söz Türkiye için geçerli değil… Hakimiyet, elbette ‘kayıtsız şartsız’ milletindir… O başka… Ama birinci kuvvet Türkiye’de ordu mu? Hayır… Basındır… İkincisi ordudur. Çünkü orduyu ihtilallere basın hazırlar.” gibi akla ziyan açıklamalar yapabilmişti. Azmanlıktı bu.

O günden bu güne çok şey değişti.

Meselâ Hürriyet grubunun Demirören grubuna geçişi gibi gerçekten basın tarihinde köklü bir değişiklik oldu.

***

Ak Parti iktidarı döneminin medya açısından ilginç gelişmelere sahne olduğu açık. Ak Parti’nin merkez medyaya rağmen iktidar olduğu, medya – asker - yargı işbirliğine rağmen iktidarını sürdürdüğü, Ergenekon davaları sürecinde alternatif bir medya ile birlikte hareket ederek mesafe aldığı, sonra o medya yapısı ile karşı karşıya geldiği, ve o süreçte başka bir medyanın yardımını gördüğü,.... bugün gelinen noktada medyanın ağırlıklı bir alanı üzerinde etkinlik sağladığı bir gerçek.

İktidarın gücünü kabul etmiş genel bir medya ortamı, buna karşılık çekingen bir muhalif alan.

Bugün medya bu platform içinde “sorun”u konuşuyor. Son günlerde yazısına en çok atıf yapılan kişi, Demirören medyasının kumanda mevkiindeki isim Mehmet Soysal konuyu “Uçurumların kıyılarında” başlığı ile değerlendiriyor. Ben, sorunun tespiti adına yazısındaki şu ifadenin altını çizdim:  “Medyaya karşı ciddi bir güvensizleşme süreciyle başlayan okuyucu ve seyirci kaçışı hızla önlenmeli... Yoksa geleneksel medya kuruluşları krizlerin eşiklerinde gün saymaya devam edecek...” (13 Kasım 2018)

Güvensizleşme. Okuyucu kaçışı. Ve krizlerin eşiğinde gün saymak...

Mehmet Soysal’ın bu tesbiti, herhangi bir reklam ambargosu veya dağıtım problemi yaşamayan medya dünyası için yaptığı söylenebilir. Diyelim muhalif medya için muhalefet yapmak sorun olabilir, muhalif olmayan için sorun nedir? Güvensizleşme, okuyucu kaçışı neden kaynaklanıyor?

Kemal Öztürk dünkü Yeni Şafak’taki yazısında bunun, gazetelerin haberlerde yüzde 95 oranında devletin resmi ajansını kullanıyor olmasıyla bağlantılı olabileceğine işaret ediyor. O da “adil” bir haber – yorum sorununa dikkat çekiyor. 

Bütün bunları iktidar – medya ilişkileri dışında değerlendirmek mümkün değil.

-Daha bağımsız bir medya ya da bağımlı – daha bağımlı bir medya.

Acaba hangisi bir siyasi iktidarın toplumla ilişkileri ve ülke çıkarları açısından sağlık alametidir? Cevaplanması gereken hayati soru bu.

  • Abone ol