Ulus-devletlerin oluşma süreci, kendisinde ezeli ve ebedi bir 'millet' keşfeden her halkın çevresine de öyle bakmasına yol açtı.

 

Bu süreç içerisinde konjonktürel olarak 'karşınızda' olanlar da ezeli ve ebedi bir nitelik kazandırılarak tanımlandılar. Böylece 'millet' hem başı sonu olmayan, gerçeküstü bir özneye dönüştürüldü hem de sürekli tehdit altında olduğu için 'düşmanlara' karşı kesintisiz bir biçimde korunması gereken kırılgan bir nesne haline geldi.

Türkiye Cumhuriyeti için düşman esas olarak 'Batı'ydı'... 'Batı' Türkiye'nin iyiliğini hiçbir zaman istemeyen, her an ülkeyi bölmek için uğraşan bir canavardı. Bugün de hâlâ her türlü rejim muhalifi ile 'Batı'yı' ilişkilendirmek, milliyetçi Türk kimliği için rahatlatıcı bir işleve sahip. Sanki böylece onun niçin muhalif olduğunu da anlıyor ve rejimin aynen devam etmesi gereğine kendimizi ikna ediyoruz.

Dolayısıyla rejim açısından bakıldığında siyaseten istenmeyen yaklaşımların 'düşmanlaştırılması' son derece işlevsel. Ancak bazen bu bile yeterli olmayabiliyor. Çünkü karşınızda o rejimin temel niteliğini hatırlatan, üstü kapatılan bir yozlaşmanın örtüsünü kaldıran, kutsallaştırdığınız kimliğin kurucu unsuru olan bir insanlık suçunu hatırlatan 'ideolojik' bir itiraz bulunabiliyor. Bu durumda söz konusu itirazın öznesini 'şeytanlaştırmak' zorunda kalıyorsunuz. Kendi insanlarınızın bu itirazı hiç duymamasını, anlamamasını, kale almamasını, duyduğunda da bunu karşı tarafın 'şeytanlığına' yorarak gönlünü ferahlatmasını istiyorsunuz.

Kendini besleyen, devletle 'millet' arasında alanın da satanın da razı olduğu bu alışveriş, nihayette gerçeklerle yalanların iç içe sokulduğu, birçok gerçekliğin bilerek ıskalandığı, ahlaki zeminini yitirmiş bir tarih anlatısı üretiyor. Bu anlatının inandırıcılığı ise 'şeytanın' ezeli ve ebedi olmasıyla sağlanıyor... Türkiye'nin milliyetçi damarı için eğer bugün Batı büyük şeytansa, muhakkak ki Ermeni diasporası da küçük şeytandır. Türkiye, diasporanın, Anadolu'nun bizzat devlet zoruyla sürülmüş çocukları, yani bu toprakların kadim mirasının sahipleri olduğunu kabullenmek istemiyor. Çünkü bu tespit, Türk kimliğinin oluşum sürecine ve onun üzerinde kurulan rejime kritik bir bakışı ima ediyor.

Diasporayı bir bütün olarak şeytanlaştırma ihtiyacı, bu parçalanmış gruplara sosyolojik olarak bakmayı da engellemekte. Nitekim sosyoloji milliyetçilerin hiç de hazzetmeyecekleri bir tablo sunuyor: Halen Ermeni diasporası içinde 'siyasi' olanların oranı son derece düşük. Büyük kitle hayat gailesi içinde sıradan günlük uğraşların peşindeler. Öte yandan 'siyaset', binlerce yıllık topraklarını bırakıp gelmek zorunda kalan bu grupları yabancı ellerde bir arada tutmayı hedefliyor. Bunun en 'sağlam' yolu ise gelinme nedenini zaman içinde dondurmak, hafızayı canlı tutmak ve Ermeni kimliğinin erimesini önlemek üzere tarihsel acıyı kimliğin kurucu öğesi haline getirmek. Bu süreç belirli bir dar kesimi siyasetin yönetimine ve sözcülüğüne taşıyor ve onlar da kendi işlevlerini anlamlı kılmak üzere bir 'durum değerlendirmesi' çiziyorlar.

Bu değerlendirme tahmin edileceği üzere fazlasıyla milliyetçi bir tona sahip. Türklerin değişmediklerini, değişemeyeceklerini, giderek neredeyse ontolojik olarak değişmezlik karakterine sahip olduğunu iddia edebilecek bir bağnazlığa kadar uzanabiliyor. Ancak diaspora ile gerçek temas yaşamış olanlar, bu söylemin sadece bir kabuk olduğunu, söyleyenler için bile aslında inandırıcılığı olmadığını kolayca fark edebiliyorlar. O halde soru, diasporanın niçin 'resmi söylem' olarak bu dili sürdürdüğüdür. Yanıt ise Türkiye'nin duyarsızlığında ve diaspora Ermenilerinin bu duyarsızlık karşısında yıllar içinde biriktirmiş oldukları öfkede gizli.

Görünüşte Ermeni diasporası Türkiye'yi cezalandırmak, diz çöktürmek istiyor... Duygusal ihtiyaçları gerçekten de bu... Ama daha derinde Türkiye ile konuşmak, yeniden o geçmişe dokunmak, birlikte hatırlayıp ağlamak ve artık normalleşmek istiyor. Bugün en katı Türkiye düşmanları aslında aynı zamanda Türkiye ile 'derdi' olan, gözlerinin ucunu bu coğrafyadan ayıramayanlar...

Türkiye'dekiler ise doksan yıldır bedel ödemeye devam etmelerine, bir türlü vatandaş olamamalarına karşın, burada olmanın avantajına sahipler. Türk kimliğini tekliğe ve olumsuzluğa hapsetme ihtiyacı duymadan da aynı geçmişe bakabiliyor ve tarihin rejimle olan bağlantısını görüyorlar. Türkiyeli Ermeniler soykırımın kabulü ile inkârı arasında çok geniş bir yelpaze olduğunun ve insanların özgür seçiminin söz konusu seçimi değerli kılacağının farkındalar. Soykırımın inkârının suç olması durumunda tercihin ortadan kalkacağını, bunun da soykırımın kabulünü anlamsızlaştıracağını söylüyorlar. Aslına bakarsanız diasporanın en sert isimleri bile, konu genel tartışma çerçevesine oturtulduğunda muhtemelen farklı bir görüşü savunmayacaktır. Ama onların duygusal ihtiyacı çok daha fazla... Uzatılacak bir ele çok uzun zamandır hasretler...

 

[email protected]  
 

  • Abone ol