Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


Murat BELGE

T24



Bookmark and Share

Dünyada Popülizm


31.3.2017 - Bu Yazı 855 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Geçen hafta, popülizmle mücadelede önemli bir erdemin (ya da “avantaj” diyelim) “popüler” olmayı bilmek olduğunu söylemiştim. Yunanistan’daki toplantımıza şöyle bir değinmiştim.

O toplantıda değindiğim, ama ayrıntısına girmediğim bir başka konu var; bugün biraz bunun üstünde durmak istiyorum. Popülizmin şu son dönemde beklenmedik bir biçimde her yerde çiçek açmasının “tek” nedeni olmasa da, birkaç belirleyici nedeninden birinin “temsilî demokrasi”nin krizi olduğunu düşünüyorum. Bugün bu konuda yazacaklarım “spekülasyon”dan ileri gitmez. Bir “araştırma” sonucu değil. Ama doğru yolda olduğuna inanıyorum.

Türkiye köklü bir demokratik geleneği olan bir toplum değil. Olmamasının başlıca nedeni, “modernleşme” sürecinin “yukarıdan aşağıya” karakteri, daha özgül biçimiyle söylenecek olursa, “militarist” karakteriydi. Bunun son dönemde değişmeye başlaması, çok kısa bir süre içinde, koyu bir sağ popülizm getirdi. Bu sağ popülizm kendine özgü bir İslâmcı ideoloji ile yanyana yürüyor.

“Arap Baharı” ile havalanır gibi olan Ortadoğu ülkeleri kısa zamanda çakılmasalardı muhtemelen daha birkaç “Ortadoğu popülizmi” ve “İslâmcı popülizm modeli” görecektik, ama olmadı. Tunus’ta ne olduğuna dair net bir fikrim yok.

Asya’da Müslüman olmayan Filipinler bir başka “modern popülizm” örneği. Bu da, Filipinler gibi bir geçmişi olan bir toplum için fazla şaşırtıcı bir durum değil.

Hindistan da sırada... Modi’den beri Hindistan da kendi özgül tarihinin yeni bir evresini yaşamaya başladı. Orada olup bitenleri de iyi izleyemedim, ama zaten Hindistan her zaman “kendine özgü”dür, çünkü nesnel yapısı da kimseye benzemez.

Avrupa’ya geçtiğimizde, öncelikle Macaristan ile Polonya dikkati çekiyor. Bu bağlamda bana ilginç ve anlamlı gelen nokta, bu ikisinin eski Sovyetik sistemden koparak bugünlere gelmiş iki toplum olması. “Sosyalizm” denen bir rejimde elli yıl kadar yaşamış olmak gibi bir özellikleri var. Şimdi, onlara “bu sosyalizmi” yaşatmış olan Rusya ile birlikte, “popülizm” zemininde, görünürde fazla acemilik çekmeden, yürüyüp gidiyorlar. Bu yapı, “demokrasi deneyimi azlığı” dışında, Asya’da saydığım toplumlardan epey farklı bir yapı, ama aynı rejim tipine gelebiliyor.

Bence asıl şaşırtıcı durum daha batıya geldiğimizde başlıyor. Avrupa kıtasında –henüz– iktidara gelmiş bir popülist hareketin dönüşüme uğratmaya başladığı bir toplum görmüyoruz. Ama o kategorinin ölçüleri içinde ele alınacak bir örnek var: Brexit. Ayrıca, henüz iktidar olmamışsa da oraya bayağı yaklaşmış hareketler, partiler var: Marine Le Pen, Wilders, daha birçokları. Hemen hemen her Avrupa ülkesinde var bunlar. Avusturya’da iktidar olacak oya da ulaşmışlardı; seçimdışı yöntemlerle iktidarları önlendi. Dalga her yerde kabarıyor. Atlas Okyanusu’nun bu yanında durum böyle ama öbür yanına bakınca Donald Trump’ı Başkan seçmiş Amerika’yı görüyoruz.

Bu, Donald Trump’ın kendisi dahil herkesi şaşırtan bir sonuç oldu. Teyakkuza geçmeyi gerektiren bir durum olduğunu da açıkça gösterdi.

Şimdi, bir yanda “demokrasinin beşiği” dediğimiz, birkaç yüzyıldır diktatör görmemiş, İkinci Dünya Savaşı’nda da “demokrasi cephesi”ni oluşturmuş toplumlar, bir yanda “çarpık Sovyet Sosyalizmi” deneyiminden gelen ülkeler, bir yanda da yakın zamana kadar “Üçüncü Dünya” olarak bilinen ve tarihleri boyunca sağlam demokratik kurumlara sahip olamamış toplumlar, bunlar hepsi “modern popülizm” denen bu kümede toplanıyor! Bu saydığım ülkelerin tarihleri ve bugünkü yapıları son derece farklı. Ama üç aşağı, beş yukarı, “popülist” tanımında yer alan bir siyasî rejimde bir araya gelebiliyorlar.

Bir küçük ayrıntıya daha değineyim (belki “küçük” değildir): sözünü ettiğim bu örnekler hepsi “sağ” bir “popülist” çizgide yer alıyor. Bu arada İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza var; ikincisi şu anda (iki kere seçim kazanmış olarak) iktidarda. Bunlar “sağ” değil, “demokrasi düşmanı” da değil, ama “popülist” olmadıklarını söyleyemeyiz. Bu olguyu da bir kenara kaydetmekte yarar var.

Bu listeyi sunarken, birbirine benzemeyen toplumsal yapıların aynı yerde buluşmasının ilginç olduğunu vurguladım. İlginç olduğu pek tartışma götürmez (ama “hiç görülmedik” bir şey de değil. Oraya ileride geleceğim). Peki, neye dayanarak “aynı yer” diyorum? Burada tabii bir “yer” sözkonusu değil: benzer örüntüler, benzer özellikler ne? Yani, sonuç olarak, üzerine konuştuğumuz bu “popülizm” ne?

Listelenen örneklerin hepsinde ortak gördüğüm ilk özellik bu “parti” ya da “hareket” ya da “önder”lerin, bulundukları toplumun bilinen, tanınan siyasî seçkinlerinin arasından çıkmamış olmaları. Verdiğim son örnekten başlayayım; aynı zamanda “sol” olduğu için bu listede “atipik” görünen Syriza’dan: Yunanistan’da insanlar öteden beri siyasetin aileler arasında pay edilmiş olmasından yakınırlardı: Papandreu’lar solu kapatmış: sağ denince Karamanlis’ler ve Mitsotakis’ler v.b... Burada “sol”a verecek olan PASOK’a ya da Komünist Parti’ye götürür verir (bu ikincisinin bir “İç”, bir de “Dış”ı vardır, vardı). Sağın da yeri bellidir.

Syriza bunların dışından geldi ve bunları süpürdü. Solda bu olurken sağda Altın Şafak’ı da unutmayın. O da kendi türünün Yunan siyasetinde şimdiye kadar görülmüş en güçlü temsilcisi.

Gelelim Brexit’e... Geçmişte Labour Avrupa’yla birleşme fikrine daha “şüpheci” yaklaşırdı. Ama Tory’lerden de bunu Britanya için bir zül gibi görenler eksik değildi. Sonuçta, Muhafazakârlar başı çekti. Bu son durumda ise Muhafazakârlar parti politikası olarak “terketmekten” yana olmadılar. Tersine, Cameron “kalmalıyız” dedi; ama “Brexit” diye yırtınanları da oldu; öte yandan Labour yapması gereken kampanyayı yapmadı. Sonuçta Brexit’i kazanan Farage’ın yeni partisi oldu: gene “müesses nizam”ın dışından gelen biri ve bir parti.

Trump’ın seçimi kazanmasına kendisinin de şaşırdığını söylüyorum. Trump Cumhuriyetçiler’e gitti, adaylığını oradan koydu ve kabul ettirdi. Bu bir “ilk zafer”di. Çünkü, tamam, “sağcılık” falan ama, “sağ” deyince onun da gelenekleri var, ölçüleri var – bir üslûbu var. Trump bunların hiçbirine sahip olmadığı gibi böyle şeylerden haberdar da değildi. Birçok önemli Cumhuriyetçi ona cephe aldı. Yani Trump da Amerika’nın bilinen siyasî seçkinleri arasından çıkmış biri değildi – onun seçkinleri farklıydı. Cumhuriyetçilerin klasik oy verenleri açısından Trump gibi biri hiç de makbul bir kişi değildir.

Buna rağmen kazandı. Kendini, onun gibi, “müesses nizam”ın dışında kalmış hisseden Amerikalılar tarafından seçildi.

Buradan Türkiye’ye geldiğimizde ne söyleyeceğim belli oluyor bile; Tayyip Erdoğan da “siyasî elitler” kategorisi içinde yer almış biri değil. Yetmişlerden beri Türkiye’de bir İslâmcı siyaset, “Millî Görüş” hareketi v.b. vardı, ama AKP gerçekten “yeni” bir parti olarak kuruldu.

Sonuç olarak, bu “yeni” görünüm, ortak bir özellik olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, burada yerleşik düzene karşı, yani “siyasî seçkinler”in kurmuş olduğu “gelenekselleşmiş” yapılara karşı bir hareket olduğunu düşündürecek belirtiler var. Ama bu, tek-yanlı ya da tek-yönlü bir gidiş de değil. Şunu söylemek istiyorum: dalganın öne ya da üste çıkardığı önderler topluma “politikacı” yetiştiren “ocak”lardan gelmedikleri için “yeni”, “alışılmadık” kişiler olarak ortaya çıkıyorlar. Ama aynı zamanda onları bu önderlik konumuna taşıyan kitleler de yeni. Onlar da, görüldükleri yerlerin “geleneksel seçmen” tipolojisine girmiyorlar.

Ama tabii bu insanlar topluma yeni gelmiş değiller. Yeni gelmiş değiller ama bu dalgalar, bu siyasî hareketlenmeler sahneye çıkmadan önce onlar da varolan yerleşik partiler arasında dağılmışlardı.

Örneğin Avrupa ülkeleri... Burada siyasetin belli başlı çizgileri oluşmuştur (muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyal-demokrat, komünist v.b.). Bu çizgiler yıllar önceden belirlenmiştir. Önderlerinin kişilikleri ana çizgiyi değiştirmez. Ulusal-toplumsal özellikler çizgilerinin karakterini uzun boylu etkilemez. Yeni popülist hareketler bunların hepsinin dışında ve ayrıca hepsinden seçmen çalabiliyor. Örneğin Fransa’da Le Pen’ler (babası da, kızı da) Komünist Parti’nin kaleleri olarak bilinen yerlerde oyları topladı. Popülist hareketler oldukça sağ olmakla birlikte faşist denebilecek partilerden türemiyorlar, ama onları da çekebiliyorlar. Örneğin buradaki AKP-MHP ilişkisi: AKP, MHP’nin köklerinden gelmiyor, ama onu entegre edebileceğini gösteriyor (“ben varken sana ihtiyaç kalmadı” demekte). Bunun benzerinin çeşitli Avrupa ülkelerinde tekrarlanması beklenir.

Önderlerden (ve tabii “ideoloji”den) başka seçmenlerin de yeni bir “davranış kalıbı”nın kuralları içinde hareket etmesi ve bu çerçevede yeni bir “seçmen kitlesi” olarak görünmesi bu sürecin sadece “ağzı laf yapan” gelip geçici (muhtemelen “demagog”) önderlerin başlattığı bir fenomen olmadığını, derine inen bazı kökleri olduğunu gösteriyor. Carlyle “tarihi yapan kahramanlar” üstüne coşkulu söylemini başlattığından beri, bu sorunu tartışırız: bireyler mi belirleyici, kitleler mi? “Tarihin öznesi” kim? Burada “kitle”den yana bir cevap buluyoruz gibi.

Bu durum bizi yanıltmamalı. Yani, bu “özne”nin “sınıfsal” bir tanımı olduğunu düşünmemeliyiz. Burada örnek olarak Amerika’ya ve Türkiye’ye bakalım: Trump’ın seçimi kazanmasına yetecek oy niceliğinin arkasında Amerikan ölçülerinde “yoksul” kitleler var elbette; ama bu oyları toplayan Trump öncelikle Amerika’da bile eşi görülmemiş bir “milyarderler ve generaller” kabinesi kuruyor. Trump’ı destekleyen milyarderler kabineye seçtiklerinden ibaret değil herhalde. Yani “büyük sermaye”nin en azından bir kısmının yalnız Cumhuriyetçi Parti’yi değil (bu onların doğal limanıdır), partinin geleneksel çizgisine de aykırı davranabilen Trump’ın kendisini desteklediğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de AKP’nin arkasında, buranın “büyük sermayesi”nin bulunduğunu söyleyemeyiz. AKP’nin arkasında “burjuva desteği” denince, “egemen olmamak”tan şikâyetçi orta burjuvazi (ağırlıkla Anadolu burjuvazisi, MÜSİAD v.b.) vardı – hâlâ da var. Onların talepleriyle Trump’ı destekleyen “büyük burjuvazi”nin taleplerini birbirine benzetmek mümkün değil. Buradaki bu “ekonomi-politika” ilişkisi yeterince dallı budaklı bir konu; daha fazla ayrıntısına boğulmayalım.

Geldiğimiz bu noktada, Ernesto Laclau’nun daha önceki yazılarımdan birinde söylediğim sözüne geri dönmem gerekiyor: Popülizm, belirli bir sınıf temeline indirgenerek açıklanacak bir siyaset değil, bir siyasî üslûptur; aynı zamanda bir siyasî mantıktır. Farklı zamanlarda, farklı toplumsal ortamlarda, farklı sınıf ve tabakalar bu üslûbu ve bu mantığı benimseyebilirler. Bir özgül konumda popülist bir hareketin dile getirdiği talepler ve çözüm önerileri farklı çizgide farklı partiler tarafından da dile getirilebilirdi – nitekim çoğu durumda getiriliyordu.

Şu halde, modern popülizmin karakterini anlamak için öncelikle harekete toplumsal temel oluşturan kitlenin kimliğine değil, bu “üslûbun” kitleler gözünde böyle bir inandırıcılık kazanmasına yol açan genel koşullara bakmalıyız. Ama buna da girişmeden önce, “üslûp”tan neyin kastedildiğini açmakta yarar var.

Bu da geleneksel siyasetin alışılmış “taraftarlık”, hattâ “militanlık” ölçülerine pek benzemiyor. O açıdan bakıldığında abartılı görünen, aşırı görünen bir havası var ki bunu en iyi İbn Haldun’dan kalma “asabiye” kavramı anlatıyor bence (İbn Haldun’un kullandığı gibi ama kelimenin o zamandan beri yüklendiği yeni çağrışımlarla da): bir “öfke” ve “coşku” karışımı; bir “aciliyet” tonu; neredeyse “kıyametöncesi” bir ölüm-kalım hali. Türkiye bu bakımdan hemen dikkat çeken bir örnek.

Ekstra heyecanın temelinde bu hareketlerin kaynaklandığı uzun ve kısa vadeli “şikâyet”lerin belirleyici etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü bütün bu hareketlerde ortak olduğunu gözlemlediğimiz bir “alarm” havası sözkonusu. Hemen burnumuzun dibine gelmiş bir tehlike var: birçok ülkede bu “tehlike”, yabancıların ülkeye göçü olarak algılanıyor. Amerika’da ya da Hollanda’da, Britanya’nın “Brexit”e oy veren kesimleri arasında memleketimizde olmayı hak etmeyen yabancılar” tehdit oluşturuyor; Türkiye’de FETÖ’cüler işi darbe girişimine kadar vardırdılar, ama onların arkasında Türkiye’nin güçlenmesini çekemeyen “dış” güçler sözkonusu. Buna karşılık yabancı göçünün tehdidinden paniğe kapılmış ülkelere giren yabancı sayısıyla kıyaslanamayacak sayılarda Türkiye’ye doluşmuş Suriyeli göçmenler bir “tehlike” olarak görünmüyor. AKP gözünde asıl tehlikeyi Türkiye’nin hâlâ AKP’li olmamakta direnen yerlileri oluşturuyor.

Hindistan’da Modi’nin Müslümanlar’a bakışının tersine dönmüş simetriği gibi.

Yani hareketin öznesi “sabit” olmadığı gibi “nesne”si de değişebiliyor. Ancak, özne ya da nesne kim olursa olsun, “asabiye” durumu değişmiyor.

“Asabiye” ruhunu meşru ve haklı gösteren etken, “tehlike”nin acilliğiyle birlikte, varolan düzenin, statükonun, “müesses nizam”ın buna karşı gerekli tedbiri almaması (alamaması) keyfiyeti de sözkonusu. Telâşın yanına öfkeyi ekleyen bu. Ama bunun bir de “zaman” boyutu var: saydığım bu güçler zaten öteden beri bu edilginlik, beceriksizlik ya da kayıtsızlık ve hattâ “gaflet” içindeler. Zaten onların bu “anemik” tutumlarından ötürü tehlike doğmuş ve kısa zaman içinde büyümüş. Bu adamlar (“müesses nizam”) kapıları bacaları tutmuş, kaydadeğer köşelerde kurulmuşlar. “Bizim” karşımıza birtakım “talimatnameler” çıkaragelmişler, şu şöyle yapılır, bu böyle yapılır. Yıllardır bunları belletmiş ve başka türlü yapılmasına imkân ve izin vermemişler. Bu “yıllanmış gaflet” boyutu, yeni hareketin içerdiği öfke boyutunu adamakıllı artırıyor.

Bu akıl yürütmelerin ardında, aslında, “Biz niye içeri alınmıyoruz?” kırıklığının yattığını anlamak o kadar zor değil. “Geleneksel” siyasî seçkinlerin misafir odasına buyur etmediği, kendisinin oraya alınmasının bu seçkinler tarafından engellendiğine inanan (çok zaman bu inançları doğru da olabilen) kesimler bu yeni hareketlerin kitle tabanını meydana getirenler. “Dışlananlar” onlar.

Hindistan’da Congress Party; “kurucu parti.” “Toplumun babası”; Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi; aynı sıfatlarla donanabilir. Batı toplumlarında böyle bir “kurucu” parti yok, ama “kurucu değerler” var. “Müesses nizam”ı yaratan partiler koalisyonu, birtakım “ortak değerler” var. “Müesses nizam”ı yaratan partiler koalisyonu, birtakım “ortak değerler” tesbit etmiş, hapsi de belirli derecelerde uyuyor bunlara. İşte bunlar, bu durumda, Congress değerleri ya da Tayyip Erdoğan’a göre “monşerler” değil de, demokrasinin yayıldığı tarihlerden beri bu rejimlerin onsuz edilmez dayanakları olarak görülen “liberal demokratik değerler”. Değerler kendileri ve aynı zamanda onları savunan, onları toplumun normları haline getiren kadrolar. Gene bu popülist hareketlerin istisnasız hepsinde gözlemlediğimiz “anti-entelektüalist” tavrın dibinde yatan da bu: “Bizi kapıdan içeri sokmayanlar bu kendini beğenmiş entelektüellerdi.” Dolayısıyla bir Emin Çölaşan’la ortalama bir AKP kadrosunun buluşacağı ortak nokta da bu: entelektüel düşmanlığı.

Tehlike, bu aklı havada adamların bize yutturduğu, “hümanist” falan dedikleri bakış açısından, onların “liberal demokratik” dediği saçma “hak”lardan v.b. ötürü doğdu ve büyüdü. Öyle ki, bu saçma değerleri yıkmadan bu tehlike ile mücadele etmek de mümkün değil. Böylece, Kaliforniya’dan Hint alt-kıtasına, “liberal” sınıflamasına sokulacak değer ve uygulamalar yeni popülizmin baş düşmanı oluyor ve baş hedefini oluşturuyor. Hareketlerin hepsinin “amentü”sünde bu kuralı da görüyoruz.

Bu arada, Türkiye’de AKP’ye muhalefet eden bazı kesimlerin aynı zamanda “Liberal” sıfatını bir hakaret kelimesi olarak kullanmaları ilginç. Onlar kendilerine özgü gerekçelerle bu değerleri aşağılıyor ve küçümsüyorsa, AKP’nin de kendi gerekçeleriyle aynı şeyi yapmasını yadırgamamak gerek.

Popülistler’in dışlayıcı “siyasî seçkinler”e duyduğu öfkenin eskilere dayandığını söyledim. Şimdiki günlerde bu hareket içinde yer alanların bu eski dönemlerde şimdiki zihniyetleriyle olayları izlemekte olduğunu söylemek zor. O günlerden başlayıp bugünlere gelen tutarlı ve sistemli bir öfkeden çok bugün başlayıp retrospektif bir haklı çıkma isteğiyle geçmişi yeniden kurma dürtüsünün geçerli olduğunu düşünüyorum (bugün Türkiye’de Erdoğan sık sık “tek-parti”nin günahlarını vurguluyor; onu izleyenlerin kaçta kaçının o günahlardan haberi var?). Ancak, yukarıda kısaca değindiğim gibi, bu tür hareketlerin geçmişte hiç görülmediğini söylemek de yanlış olur.

Konuya gene Amerika’dan girelim. Bu toplumda Donald Trump’ın ataları olmaması mümkün mü? Amerikan popülizmi başından beri eksik olmamıştır ve erken öncülerinden biri Başkan da olan Andrew Jackson’dır. Daha yakın zamanda McCarthy bazı önemli katkılarda bulundu; ama Ernesto Laclau George Wallace’ı bir başlangıç noktası olarak görüyor. Daha yakın zamanlarda, gene “establishment” dışından gelen milyarder Ross Perot’un 1992’de %20’ye varması (önemli stratejik yanlışlarına rağmen) Trump’ın yaklaşan ayak sesleri olarak yorumlanabilir. Bu arada Newt Gingrich de sayılabilir. Yani, Amerika’da, Trump’ın seçilmesinden önce “alâmetler çoğalmıştı”. Ben “oğul Bush”un iki seçim kazanmasını da bu faşizan popülist gidişin çok uzağına koyamıyorum – ama tabii Bush Amerika’nın kendi yapılanması açısından Trump gibi vahim bir tehlike meydana getirmiyordu.

Fransa’da Marine le Pen için de “vahim” sıfatından daha uygunu yok gibi. Ama Marine le Pen bu toplumda “benzersiz” mi? 1880’lerin sonunda General Boulanger o erken tarihte şimdiki dönem Popülist önderlerinin bazı özelliklerini sergilemişti; ama onun verdiği örnek Poujade’ın yanında sönük kalır. Poujade 1950’lerin kahramanlarından biriydi. Köylülüğün hep –hele o yıllarda– belirli bir ağırlık taşıdığı Fransa’da köylülere dayalı bir Poujadisme hareketi başlatmayı başardı. O da “établissement”ın dışından gelmiş ve “établissement”ı topa tutmuş erken popülist politikacılardan biridir. Ellilerde Fransa’da “hükümet buhranları”nın sonu gelmediği için bir popülist politikacının ortaya çıkması normaldir. Popülizm, tarihi boyunca, “buhran”la yakın akrabalık ilişkisi içinde olmuştur. Nitekim bu Fransa krizi de bir süre sonra de Gaulle’ün yarı resmî darbesiyle bir çözüme ulaşabilmişti.

Birtakım ortak özellikler saymaktayım: “asabiye” kelimesiyle anlatmaya çalıştığım bir ruh hali; bir sıkışıklık, bir “alarm” durumu; korku; korkuya bitişik bir öfke; sorunu çözmekten göz göre göre kaçınan “iktidar seçkinleri”; onların “paralize” halleri ve bu “felç” durumuna yol açan yanlış ideolojileri; gereksiz ve zararlı bir “insan hakları”, “demokratik haklar”, “azınlık hakları”, “sivil haklar” edebiyatı. Bu tür ideolojik yaklaşımlarda birleşen bu hareketlerin ortak bir sınıf temeli yok. Hattâ bazı açıkça paradoksal durumlarla karşılaşıyoruz. Meksika sınırına duvar örme vaadiyle gelen Trump’a önemli bir oy desteği “Hispanic” adıyla tanınan ve büyük çoğunluğu Meksika’dan göçmüş insanlardan geliyor.

Ancak, düşününce anlaşılır bir durum. Gelmiş, yerleşmişler; bundan hoşnut olmayanlar olduğunu biliyorlar. Yenilerinin gelmesi sorunu büyütür. Demek ki gelmemeleri önce gelenler açısından daha iyi. Afrika kökenli zencilerin daha sonra göç etmeye başlayan Porto Riko zencilerine aldıkları tavır gibi.

Trump’a oy veren Hispanic’ler aynı zamanda kendilerini her türlü siyasî etkileme mekanizmasından uzaklaştırılmış bir kitle olarak görüyor. Trump’ın Amerikan halkını ülkenin efendisi yapacağı yolundaki vaatleri “ya tutarsa” hesabı, sevimli görünüyor.

Bu durum, popülist bir hareketin “düşman” olarak seçtiği nesne ile kendisine destek veren (dolayısıyla “özne”nin önemli bir bileşeni olan) kesimin aynı olabileceği gibi ilginç bir örnek yaratıyor.

Türkiye’deki bir süreç, bunun paraleli değil, buna karşıt bir “varyant” izlenimi bırakıyor. Tayyip Erdoğan henüz “liberal demokratik değerler”e, çeşitli “haklar” felsefelerine ya da pratiklerine savaş açmamış, hattâ onların derinleştirilmesinden ve yaygınlaştırılmasından yana bir tavır göstermek istediği günlerde, “Kürt sorununa barışçı çözüm” sloganıyla meydana atıldı. Bu değerlerden vazgeçmeye ve onları düşman ilân etmeye karar verdiği zaman da bütün gücüyle Kürtler’e saldırdı. Burada ayrıca bir “değişkenlik” kapasitesi var ki bu da “popülist ideolojiler”in “belkemiksiz” izlenimi veren bir özelliklerinin yansıması.

Çünkü popülist çizgiler klasik siyasî çizgiler gibi kökü birkaç yüzyıl öncesinin mücadelelerine inen, ayrıca sınıfların kolay kolay değişmeyecek çıkar anlaşmalarına dayanan köklenmiş ideolojiler tarafından yönlendirilmez. Popülist çizgi belirli bir konjonktür içinde “karizmatik önder” dediğimiz bireyle belirli bir toplumsal kesim arasında kurulan belirli ölçülerde “kendiliğinden” alışveriş sonucunda belirlenir, bu alışveriş içinde biçimlenir. Bu da aslında karşılıklı bir süreçtir (“tek-yanlı, tek-yönlü olmayan” dediğim cinsten). Kitle öndere yakalayabileceği popüler iplerin, ipliklerin uçlarını gösterir; önder onları, bir ölçüde sistematize ederek kitleye geri verir. Yani, Türkçe’deki deyimin anlattığı şekilde, kervan yolda düzülür.

Hollanda’da, Danimarka’da, Belçika’da v.b., böyle bir önder (faraza!) “Ülkemize geliyorlar! Ülkemizde aykırılık ve tehlike yaratıyorlar!” diye bağırabilir ve bağırmasına hemen karşılık bulur. “Bu tehlikeyi durduramıyorlar!” diye devam eder. Dinleyicilerden biri, “Başımızda ‘insan hakları’ diye bir dert var da ondan,” diye katılır olaya. Önder, “işte, sorunu açıkladı! İşte bu!” diye bu ip ucunu yakalar hemen. “Demek ki önce bu ‘insan hakları’ ile hesaplaşmalıyız,” der. Böylece, kitle ve önder, birlikte, süreç içinde, stratejilerini, düşmanlarını, çözüm yollarını biçimlendirirler. Vardıkları bu sonuçlar daha öncesinde herhangi bir şekilde formüllendirilmiş değildir. Bu iş yolda yapılır.

Türkiye bu bakımdan epey zengin örnek sunuyor. Erdoğan popülizmi, sürecin bir evresinde, muhtemelen Davutoğlu katkısıyla, “Osmanlı” leitmotifini buldu. Bu, daha önce yok muydu? Vardı. Bu zihniyette (AKP ideolojik çevreleri) olumlu bir yeri vardı. Ama sistematik bir varlık arz etmiyordu. Daha belirgin biçimde vurgulanınca, ideolojide varolan ama bir sistem oluşturmayan bir yığın ögeyi birleştirebilecek bir tema olduğu görüldü. Az biraz yüklenince futbol takımından Abdülhamid dizisine her şeyi tamam olan bir ideolojik yapı biçimlendi.

Önder böyle bir ideolojik alanı onaylar, kutsarsa, onu izleyenler, yeni yeni katkılarıyla zenginleştirmek üzere ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Sonuçta ortaya epey abuk sabuk bir yığın çıkıyor ama bunun alıcısının herhangi bir eleştirel süzgeci, hazırlığı olmadığı için, günün ihtiyacını karşılıyor.

Popülizm olması için bir “populus”, yani bir “halk” olması gerekiyor. Şüphesiz ortada bir halk var; ama bu popülizm için yeterli değil. Bu verili halk her yerde var, ama fazla “amorf” bir halk bu. Popülizmin “populus”u kendine göre şekillenmiş, donanmış, belirli, tanımlı bir yolun yolcusu olmaya karar vermiş bir “halk” olmalı. Bu da, gene daha önceki bir yazıda söylediğim gibi, varolan halkın yukarıda verilen tanıma uygun kılığa girmiş kısmının kendini halkın bütünü ilân etmesiyle oluyor.

Popülizmin zorunlu olarak saldırgan ve anti-demokratik olmasının temel nedeni de bu.

Gene Hollanda gibi bir örnek alalım. Bizim bu son atağımıza kadar Popülist cepheyi oluşturan Hollandalılar’ın hedefinde Türkler’den çok Faslılar vardı. Türkler, Faslılar, her neyse, “Hollanda bünyesi”nin “yerli” bir parçası değil. Öyleyse bu kolay bir ameliyat... Yabancı parçayı keseceksin, bitecek.

Ama, işte, öyle olmuyor. Çünkü Hollanda’da yabancılara böyle davranmayı doğru bulmayan bir yığın insan var. Popülist cephe iktidar olup Faslılar’a ya da Türkler’e vaad ettiği muameleyi çekmeye başladığında onlar ayaklanacak, “yapamazsın,” diyecek (sayıları, oranları nerededir, bilemem, konjonktüre bağlı, ama olacaklardır). Böylece gerçek Hollandalılar (popülistler) “içlerindeki Faslılar” sorununu çözünceye kadar, kavga devam edecektir. Nasıl çözecekler? Bilmem, o da konjonktüre bağlı. Kendileri gibi düşünmeye ikna edecekler, bu bir yol. Olmazsa – ki olmaz? Memleketi terketmeyi mi zorlayacaklar? Hollanda gibi bir ülkeye göre fazla şiddetli bir yol, ama bilinmez.

Türkiye gibi bir ülke için fazla şiddetli sayılmaz. Burada hayat böyle bir şiddet ölçütüne göre kurulmuş zaten. Bugün Tayyip Erdoğan’ın arkasına takılmış kitle kendini “halk”ın, Erdoğan’ın tercih ettiği kelimeyle “millet”in tamamı olarak görüyor ve kendi gibi olmayanı sevmiyor – azınlıktan hoşlanmıyor. “Kürt”, en baştan, şüpheli bir şey. Sünnî olmayan, “Müslüman’ım” dese de, makbul değil; hele bir de Alevi’yse. “Batılılaşmış” kişi hiç iyi değil. Kürt mü, Türk mü, Alevi mi, farketmez. “Yerli ve milli” değil. İdeolojik “azınlık” en beteri, en tehlikelisi. Durmadan, Sünnî-Türk Müslüman AKP tabanını iğfal ve ifsad etmeye çalışacak. Bütün bu adamlar Türkiye için “fazlalık”. Olmamaları, olmalarından çok daha hayırlı.

Bu, şu anda buradaki popülist hareketin mantığı. Ne var ki, burada böyle biçimlenen bu ideoloji dünyanın gösterdiği genel gelişmenin yapılarından kopuk değil.

Teknolojinin bugün vardığı aşamada dünya nüfusunun hatırı sayılır bir yüzdesi “fuzuli” hale geliyor. Kapitalizmin erken aşamalarındaki durumlara benzemiyor bu. Bu insanlar “yedek işçi ordusu” değiller; yani böyle düşük bir statüde bile, varolan düzenin içinde bir işleve sahip değiller. Tayyip Erdoğan gibi “bireysel vakalar” kalabalık ordu gibi mülahazalarla kalabalık nüfus isteyebilir. Ama ana akım öyle değil. Ana akıma göre “kuru kalabalık” kimseye gerekli değil. “Biz” ve “ötekiler” ayrımı böyle şekillenmeye başladı bile. Bu arada iktisat “bilimi” (ve öteki bilimler) dünyaya insandan bakmayı çoktan kestiler. “Rantabilite” varken “insan” falan demek çağdışı (anakronik) bir şey: “sulu” olduğu kadar “zararlı” da olan bir romantizm. Popülizm bu tür düşünceleri de kolayca kendi düşünce sistematiği içinde eklemleyebiliyor.

Yazı uzadı gitti. Başında, “temsili demokrasi”den söz etmiştim, ama bu kadar sayfa sonra oraya ancak geliyorum. Bu yeni uzun bir “bahis” açacağı için burada keseyim; sonraki yazıya bu kaldığımız noktadan başlayalım.

Birikim
.

Facebook Yorumları

Kod8
13.11.2018
AB'ye “tam üyelik”
11.11.2018
Her şey görece
9.11.2018
Köy Enstitüleri
6.11.2018
Kaçıncı vukuat?
3.11.2018
Osman Kavala davası
31.10.2018
Çözüm restorasyon değil
28.10.2018
“Andımız” ve teferruatı
24.10.2018
Yeni Türk Hukuku
23.10.2018
Kaşıkçı'da yeni aşama
20.10.2018
“Durum devam ediyor”
18.10.2018
Kaşıkçı esrarı
12.10.2018
Kayyım tehdidi
8.10.2018
Doğu gene Doğu
4.10.2018
“Ajan” ne demek?
28.9.2018
Popülizm neyi yenmiş oldu?
26.9.2018
Karamsar Tablo
24.9.2018
Orta Doğu
6.9.2018
Amerika ve biz
5.9.2018
"Toplumsal Huzur ve Düzen"in Tesisi
2.9.2018
Cumartesi Anneleri
29.8.2018
Malazgirt
26.8.2018
Trump'sız tarafından bir Amerika?
24.8.2018
"Ilımlı İslâm" hayali
22.8.2018
Kılıç Ali'nin Anıları
19.8.2018
Krizimiz
15.8.2018
Ceza yasasında yeri olmayan suçlar
13.8.2018
Öldürmeyeceksin
11.8.2018
Terbiyesiz dolar!
10.8.2018
Temcit pilavı: İdam konusu
26.7.2018
Popülizm Devrinde Liberal Demokrasi
24.7.2018
''Ulu Hakan'' mı, ''Kızıl Sultan'' mı?
22.7.2018
Mutlakiyet
20.7.2018
Yeni Osmanlılar
15.7.2018
“Muhafazakârlık”
12.7.2018
Sağ demek Sağlam demek
10.7.2018
Mahalle Siyaseti
8.7.2018
Tahterevalli
3.7.2018
Nesnellik ve tarafsızlık
28.6.2018
"Yeni" Durum
26.6.2018
İyimser olmaya çalışan bir yazı
24.6.2018
Seçim ve futbol
22.6.2018
24 Haziran Seçimi
20.6.2018
Bölen ve birleştiren
17.6.2018
Güçlü Cumhurbaşkanı
7.6.2018
Seçim aritmetiği ve HDP
3.6.2018
Dış mihraklar
30.5.2018
Ne yapacakları, yaptıklarından belli
29.5.2018
Abdülhamid Yüceltmesi
28.5.2018
'Tekçi' kültür ve Osmanlı
23.5.2018
Saraybosna'dan dünyaya
22.5.2018
Bilim Karşısında Marksizm
20.5.2018
24 Haziran
16.5.2018
“O çıksın, bu yatsın” ahlâkı
13.5.2018
Seçim sath-ı maili
9.5.2018
Yakında özgürleşeceğiz
7.5.2018
Aday...
5.5.2018
İslâmcı Siyasetin Kılavuz Arayışı
3.5.2018
Erken seçim
29.4.2018
Maçta “kumpas”
25.4.2018
Olumlu bir örnek
22.4.2018
Seçim kararı
19.4.2018
Deizm Konusu
17.4.2018
28 Şubat dolayımıyla
15.4.2018
Sıra ekonomik komploda
8.4.2018
Son cinayetlerin gözümüze soktuğu
5.4.2018
Popülizmin Yerli ve Milli Kökenleri (II)
3.4.2018
Çatlamak ve patlamak üstüne
1.4.2018
İman ve akıl
25.3.2018
Doğan Medya olayı
22.3.2018
Popülizmin “Yerli ve Milli” Kökenleri (I)
20.3.2018
Osmanlı merakı
19.3.2018
Bir tahliye daha!
16.3.2018
Teoloji!
12.3.2018
Tahliye!
8.3.2018
Sorun odaklı çalışmak
7.3.2018
Muhalif Dil
5.3.2018
Açığa vuranlar
28.2.2018
“Political correctness”
23.2.2018
Kör Dövüşü
20.2.2018
Saltanat pahalı bir oyun
18.2.2018
Bir kitap dolayısıyla
13.2.2018
Kutuplaşmalar
11.2.2018
Nerenin tabipleri?
8.2.2018
Popülizmin Solu
7.2.2018
Azimet
4.2.2018
İçinde bulunduğumuz evre
31.1.2018
Orta Doğu bilmeceleri
28.1.2018
“Ses ve öfke”
24.1.2018
Sosyalist Siyaset (II)
23.1.2018
Inter arma enim silent legas
17.1.2018
Yüksek tansiyon politikası
14.1.2018
Boğaziçi, yerli ve milli
11.1.2018
Sosyalist Siyaset
28.12.2017
“Siyaset Yapmak” Üstüne
26.12.2017
Çok tehlikeli bir gidiş
24.12.2017
Arkadan vuranlar ve vurulanlar
19.12.2017
Deniz’in parkası
17.12.2017
Zimbabve
14.12.2017
Barışı öldürmek
12.12.2017
Anti-Emperyalist Cephe
10.12.2017
Trump
6.12.2017
Yüksek gerilim hattı
3.12.2017
Muhalefet ne demektir?
29.11.2017
Solun Dine Bakışı
28.11.2017
Tarih ve "tekerrür"
26.11.2017
Ya muhalefet? Ya muhalefet?
21.11.2017
Atatürk ve İnönü ikilisi
19.11.2017
Ilımlı İslâm olmaz!
15.11.2017
İdris Küçükömer
14.11.2017
Atatürkçüleri kovarak Atatürkçü olmak
12.11.2017
Atatürkçülük 2017
7.11.2017
Benden değilsen düşmansın
5.11.2017
Popülizm ve elitizm: Düşman kardeşler
2.11.2017
“Böylesini görmemiştik” sözü
31.10.2017
Asya Üretim Tarzı
29.10.2017
İftira hoparlörü
25.10.2017
İrlanda
18.10.2017
Değişen Emek ve Sermaye
16.10.2017
Hepsini elçi yaptı
11.10.2017
Amerika'ya kafa tutmak
9.10.2017
Katalonya
5.10.2017
Ekim Devrimi
3.10.2017
"Avrupa'ya ihtiyacımız da kalmamıştır ha"
1.10.2017
Referandum
27.9.2017
Çoğulcu ve çoğunlukçu
24.9.2017
TEOG’un düşündürdükleri
20.9.2017
Sosyalizmin Genel Sorunlarına Giriş
18.9.2017
Mezar kavgası
16.9.2017
Dış dünyada AKP algısı
9.9.2017
Restorasyon mu İnşa mı?
7.9.2017
Çoğulculuk ve çoğunlukçuluk
20.8.2017
Ne olduğunu anlamak
16.8.2017
Atatürk Kültür Merkezi
15.8.2017
Gerilim Sarmalı
12.8.2017
Ortaöğrenimde olanlar
9.8.2017
Yeni devlet kuruluşu
6.8.2017
Yakıtımızı değiştirdik
4.8.2017
Popülizmin Denetimsiz İktidarı
2.8.2017
Cumhuriyet ve Cumhuriyet
15.7.2017
Şirin ve Okay
12.7.2017
Kısır döngü
10.7.2017
Avrupa Parlamentosu
7.7.2017
Türk İşi Kuvvetler Ayrımı
5.7.2017
"Millet" kavramı
1.7.2017
Yürüyüş
27.6.2017
Yerel/global
24.6.2017
Hukuk, yargı vb
23.6.2017
Demokratik Muhalefet
20.6.2017
Gunga Din
17.6.2017
Arkası var
13.6.2017
Kulturkamf
11.6.2017
Tek
8.6.2017
Popülist Önder
6.6.2017
New York'tan al haberi
5.6.2017
Sofya'da Roma
29.5.2017
Hangi mekânda ne yapılır?
25.5.2017
Yoksunluk İdeolojisi
23.5.2017
Bir olgu, iki hikâye
21.5.2017
Kucaklayıcı politika!
17.5.2017
Tarihe karışmayan tarih
13.5.2017
İdeolojik asimilasyon
13.5.2017
Kısa günün kârı
9.5.2017
Popülizm ve Medya
8.5.2017
2019 düşünceleri
3.5.2017
Wikipedia
26.4.2017
Demokrasiyle Çelişmek
25.4.2017
New York Times
22.4.2017
İstanbul'un John Freely'si ölmüş
19.4.2017
Sonrasında...
15.4.2017
Referandum
12.4.2017
Trump ve Sisi
11.4.2017
Popülizm ve Temsili Demokrasi
9.4.2017
Popülist dilin kullanım alanları
1.4.2017
Şükürler olsun
31.3.2017
Dünyada Popülizm
28.3.2017
Kürt sorunu ve Kürt politikası
26.3.2017
Değerli yalnızlık
22.3.2017
Popülizm ve demokrasi
19.3.2017
Muhalefet?
16.3.2017
Popülizmin Arkeolojisi
15.3.2017
Diplomasi yerlerde
12.3.2017
Ne olabilirdi, ne oldu?
23.8.2015
Popülist mutlakıyetçilik
22.8.2015
Kürt cephesinde olanları anlamlandırmak
18.8.2015
Değişen ‘rejim’
11.8.2015
‘Yabancı parmağı’
9.8.2015
Önce iktidar
8.8.2015
Kritik yolçatı
5.8.2015
Siyasette kaybettiğini…
2.8.2015
HDP üstüne kurulan siyaset
1.8.2015
Son durum
28.7.2015
IŞİD ve AKP
26.7.2015
Uzun vadeli ‘Kürt Politikası’
25.7.2015
Süreç de infilâk etti
21.7.2015
Barışmanın zorlukları
14.7.2015
Koalisyon olmuyor turları
12.7.2015
İçinde olmak, dışında olmak
11.7.2015
Çiğnenen ilkeler
5.7.2015
“Çözümsüzlük sürecinden yanayım”
4.7.2015
Merak konusu: MHP
30.6.2015
İki AKP
27.6.2015
Demokrasimiz meğer zayıfmış!
23.6.2015
Bir siyasi kaçak
21.6.2015
‘Seçmen’ ne dedi?
20.6.2015
Demirel
13.6.2015
Çok kritik bir ‘kısa vade’deyiz
9.6.2015
Kısa ve net bir öneri
8.6.2015
Çok önemli bir barajı aştık!
7.6.2015
Çin-i Maçin’den esinlenmeler
6.6.2015
Seçime bir kala
2.6.2015
Oyum gene HDP’ye
31.5.2015
Fethin yıldönümü
30.5.2015
Seçim vaadleri
27.5.2015
IŞİD Palmira’da
24.5.2015
Britanya’da seçim
23.5.2015
Kefen edebiyatı
19.5.2015
Düşmanlar ve potansiyel düşmanlar
17.5.2015
Meydanlardan alınamayan adam
16.5.2015
Heykel sanatının serencamı
12.5.2015
Evren
10.5.2015
Bir adım ileri beş adım geri
9.5.2015
Silâh olarak hukuk
5.5.2015
Grup toplantıları
3.5.2015
‘Yavru’sun sen…
2.5.2015
1 Mayıs dolayımıyla ‘Çatışma’
28.4.2015
Hukuk?
26.4.2015
24 Nisan cinliği ve sonuçları
25.4.2015
İki cephe
21.4.2015
Öğretmen olmak
19.4.2015
Eğitimin yeniden düzenlenmesi
18.4.2015
Bir Gün Tek Başına
14.4.2015
Papa
12.4.2015
‘Fethullahçı Terör Örgütü’
11.4.2015
Ortadoğu Projesi
7.4.2015
İslâm adına…
05.04.2015
Rektör seçimi konusu
04.04.2015
Huzursuz ortam
31.03.2015
Deliren pilot olunca…
29.03.2015
Hangi ‘parlamenter’ sistem?
28.03.2015
Her şey başkanlığa ipotekli
24.03.2015
Hükümet ve ‘tek adam’
22.03.2015
Düşman Kardeşler
21.03.2015
İçeride ve dışarıda
10.03.2015
‘Ekonomik krizin nedeni’
08.03.2015
Hep bir ağızdan, bir, iki…
07.03.2015
Odakta HDP var
03.03.2015
Yaşar Kemal
02.03.2015
Üslûp
28.02.2015
Süleyman- Şah masalları
25.02.2015
CHP’yi önermişim!
22.02.2015
Darbenin ideolojik kaynakları
22.02.2015
‘Darbeci’ safsatası
17.02.2015
Bir cinayet daha
15.02.2015
Şiddetin imgeleri
14.02.2015
Ne bu şiddet, bu celâl
11.02.2015
Müzeyyen Senar
08.02.2015
Sistem tartışmasının boşunalığı
07.02.2015
‘Başkanlık’ sistemiymiş
03.02.2015
Siyasette popülizm
01.02.2015
Yunanistan ve Avrupa Birliği
31.01.2015
Yunan seçimleri
27.01.2015
Destan yazanlar, yazdıranlar
25.01.2015
Fire verme konusu
24.01.2015
Suçlu ve güçlü
20.01.2015
Terörün ‘sıradan’lığı
18.01.2015
Ciddiyetle komedya
18.01.2015
Gelelim 16 Türk devletine
13.01.2015
Yeni aşama
11.01.2015
Humeyni’nin ufku
10.01.2015
Fransa’da cinayet
06.01.2015
Hanefî hukuku
04.01.2015
İktidar ve hukuk
03.01.2015
Nefret siyaseti
30.12.2014
Lavoisier’den esinlenme…
29.12.2014
Felsefe yapmanın engelleri
27.12.2014
Dil ve felsefe
23.12.2014
Nepotizm
21.12.2014
Bazı sınamalar ve sonuçları
20.12.2014
‘Hak’ ve ‘sempati’
16.12.2014
Tutuklamalar
14.12.2014
İstikbal kutuptadır
13.12.2014
‘İsteseler de, istemeseler de…’
10.12.2014
‘Şûra’nın önerileri
07.12.2014
Eğitim Şûrası
06.12.2014
Baraj
02.12.2014
Cinslerin eşitliği
30.11.2014
Yeni ‘keşif’ler
29.11.2014
Aydınlık tarih/ karanlık tarih
25.11.2014
Amerikan büyüsü
23.11.2014
‘Hilâl- Din Teorisi’
22.11.2014
Amerika’nın keşfi devam ediyor
18.11.2014
Amerika’yı eskiden keşfetmek
16.11.2014
‘Artık işleri ele alalım’
15.11.2014
Türk- Amerikan ilişkileri
11.11.2014
Eski hamam, yeni tas
09.11.2014
‘Yeni’nin ekonomik anlamı
04.11.2014
'Yeni Türkiye'
02.11.2014
Kazalar ve AKP -II
01.11.2014
Kazalar ve AKP -I
28.10.2014
İtaatkâr yurttaş
27.10.2014
Yazboz tahtası
25.10.2014
‘Villa mı verecektik?’
21.10.2014
Kazamatlar kazılırken
19.10.2014
17 Aralık hiç olmadı
18.10.2014
Kanal projesi
14.10.2014
Esed düşmanlığı
12.10.2014
Kriz yönetmek
11.10.2014
Bir kefede IŞİD...
07.10.2014
Biden’ın özürü
05.10.2014
Biden’dan al haberi
04.10.2014
IŞİD ve Kürtler
30.09.2014
Park
28.09.2014
İnşaat ekonomisi
27.09.2014
Çığırından çıkmaya karşılık...
23.09.2014
Ortadoğu düğümleri
21.09.2014
İskoçya
20.09.2014
Edepsiz Times
16.09.2014
‘Muhatap’ Davutoğlu mu
07.09.2014
'Balkon'
06.09.2014
Çankaya mı, Çiftlik mi
02.09.2014
Yeni Türkiye/ Eski Türkiye
31.08.2014
CHP ve sosyal-demokrasi
30.08.2014
Marjinal liberaller
26.08.2014
Çankaya’nın Sakinleri
24.08.2014
Giden ve kalan
23.08.2014
Kemalist veya Anti-Kemalist
19.08.2014
Kemalizm’in encamı
17.08.2014
'Dakka bir...'
16.08.2014
Gelecek belirsizliği
12.08.2014
Kazanan ve Kaybeden
10.08.2014
IŞİD
09.08.2014
'Affedersiniz'
05.08.2014
Seçime gelirken
03.08.2014
Psikozun dereceleri
02.08.2014
Kahkaha atan kadınlar
29.07.2014
Polisin bilgi edinmesi
27.07.2014
‘Dinleme’ ve ‘etik’
26.07.2014
'İlginç' değilsiniz
22.07.2014
Özel ordu
20.07.2014
‘Muhafız’ psikolojisi
19.07.2014
Aşırı ve gösterişli
15.07.2014
Tatilden
13.07.2014
'İşin doğrusu'
12.07.2014
‘Tarafsız Cumhurbaşkanı’
08.07.2014
‘İki toplumlu...’
06.07.2014
Yetmişlerden anılar
05.07.2014
'Halkla ilişkiler'!
01.07.2014
Fatalizm
29.06.2014
Halk İslâmı
28.06.2014
'Egemen ideoloji' açısından İslâm
24.06.2014
‘Sol’ ve Din
22.06.2014
Atatürkçülük’te yol ayrımı mı
21.06.2014
Günah keçisi ihtiyacı
17.06.2014
Dönelim Ortadoğu’ya
15.06.2014
Tam bağımsız İskoçya
14.06.2014
Musul’a inat Glasgow
10.06.2014
Okulları derecelendirme
01.06.2014
Gezi’nin yıldönümünde
31.05.2014
Gene Aya Sofya
27.05.2014
Ayasofya konusu
25.05.2014
Mahmud Nedim Paşa!
24.05.2014
Yurt dışında Erdoğan
18.05.2014
Bitmeyen öfke
17.05.2014
Soma
13.05.2014
Sınıfsal değişimler
12.05.2014
Hangi kapıdan? Nereye?
10.05.2014
1 Mayıs’ın ardından
06.05.2014
Çokseslilik korkusu
04.05.2014
Herkes haksız
03.05.2014
1 Mayıs
29.04.2014
Başbakan ve kitlesi
26.04.2014
Taziye
22.04.2014
Bir yol açılıyordu...
21.04.2014
Yalnızlaşma süreci
19.04.2014
‘Biz’ neye benzeriz
16.04.2014
Devlet/ hükümet gerilimi
13.04.2014
Tahterevalli
12.04.2014
Anayasa Mahkemesi
08.04.2014
Tragedyadan komplo üretmek
06.04.2014
İki tarz-ı siyaset
05.04.2014
Bazı rakamların gösterdiği
04.04.2014
Seçim-sonrası yazısı
30.03.2014
Siyasette ‘nefret’ ögesi
29.03.2014
‘Devlet sırrı’
25.03.2014
Güven bunalımı
23.03.2014
Şöyle de, böyle de dediler
22.03.2014
Alimallah, onu da kapatırız
18.03.2014
Dışarıdan görünüş
16.03.2014
Kışkırtan
15.03.2014
Tahliyeler
11.03.2014
Ukrayna ve Kırım
09.03.2014
Büyük tarih ve olgular
08.03.2014
Yaklaşan seçim
04.03.2014
Türk’ün seçimle imtihanı
02.03.2014
‘Sızma’ kökünden...
25.02.2014
Ucu açık siyaset
23.02.2014
Taş niçin Kaba
23.02.2014
Kabataş
17.02.2014
Şu liberal aydınlar
15.02.2014
Erdoğan ve Kürt sorunu
11.02.2014
Nihaî hakem: seçmen
09.02.2014
Muhalefetin basacağı yer
08.02.2014
Demokrasinin sigortası
04.02.2014
Kullanışsız âletler
02.02.2014
Bir tabelanın gerisindekiler
01.02.2014
‘Doğru’nun ölçütleri
28.01.2014
‘Biz varsak siz de varsınız’
27.01.2014
Vatan hainliği
25.01.2014
Brüksel sonrası
21.01.2014
‘Kadro’ sorunu
19.01.2014
Hangi hukuk? Kimin hukuku?
18.01.2014
Çoğunluğun egemenliği
14.01.2014
Mânidar
12.01.2014
Determinizm ve Rastlantı
11.01.2014
Seçim ve ko-optasyon
07.01.2014
‘Eski Türkiye/ Yeni Türkiye’
06.01.2014
Nereden nereye!
04.01.2014
Kuralsızlık derinleşiyor
31.12.2013
Dünya gözünde Türkiye
29.12.2013
İstiklâl Savaşı
28.12.2013
Körduman
24.12.2013
Ahlâk notu
22.12.2013
Edilgin seyirciden etkin seyirciye
21.12.2013
Yeni durum
17.12.2013
‘Müdahale etme’nin biçimleri
15.12.2013
Yabancı düşmanlığı
14.12.2013
Aya Sofya ve ‘sahte’ imza
10.12.2013
Fütuhat düşkünlüğü
08.12.2013
Şantiye
07.12.2013
Kültüre yatırım
03.12.2013
Kıyımdan kıyıma
01.12.2013
Ya dershaneler?
30.11.2013
Karar belgesi
26.11.2013
Brüksel mi, Şangay mı
24.11.2013
‘Sorun’ mu, ‘edinim’ mi
23.11.2013
‘Büyüme’ konusuna devam
19.11.2013
İşte böyle
17.11.2013
Büyümenin büyüsü
16.11.2013
‘Büyüme’
12.11.2013
Cinsellik ve ahlâk
10.11.2013
Dayatma ve tartışma
09.11.2013
Nostaljik bir sahne
05.11.2013
‘Son’una yaklaşırken
03.11.2013
Mebusan-ı Mesturin Kanunu
02.11.2013
Diktatör ‘düşürmek’
29.10.2013
Çoğunlukçuluk
26.10.2013
MİT’in miti
22.10.2013
MİT üstüne tartışmalar
20.10.2013
Gezi Turnusolu
19.10.2013
Trafik projeleri
15.10.2013
‘Kelle vergisi’
13.10.2013
‘Format atmak’ ve ‘ferman eylemek’
12.10.2013
‘Batılılaşma/ Modernleşme’ (3)
08.10.2013
‘Batılılaşma/ Modernleşme’ (2)
06.10.2013
‘Batılılaşma/ Modernleşme’ (1)
05.10.2013
‘Paket’ konusu
22.09.2013
Yunan krizi dolayısıyla
21.09.2013
Bir insanlık dersi
17.09.2013
Ağaç, park, asfalt vb.
15.09.2013
Rol Modeli ve Bölgesel Güç
14.09.2013
27 Mayıs benzetmesi
10.09.2013
Son Olimpik hüsran
08.09.2013
‘Boya’ olayı
07.09.2013
Demokrasinin ölçütleri
03.09.2013
Çatlar’ mı
01.09.2013
Komik bir olay üstüne
31.08.2013
Mısır’da yakılan kiliseler
28.08.2013
Tek derste Demokrasi ve Diktatörlük
25.08.2013
Peygamber Kültü ve siyaset
24.08.2013
Yarım-doğrularla tartışmak
20.08.2013
Demokratik evrim konusu
18.08.2013
Genel yabancı düşmanlığı
17.08.2013
Batı ve ‘çifte- standart’ konusu
13.08.2013
Ergenekon’a ‘Kuşbakışı’
11.08.2013
Nemesis
10.08.2013
Gezi ertesinde düşünceler
06.08.2013
İslâm ve Demokrasi
30.07.2013
Demokrasi neden geç kalır
28.07.2013
Demokrasi en arkadan gelir’
27.07.2013
Açıklanması gereken bir nokta
23.07.2013
Katolik/ Komünist
21.07.2013
‘Bağzı Kişiler Kahrolsun’
20.07.2013
Arendt ve ‘kötülük’
16.07.2013
Orada olmak
14.07.2013
Gezi’den süzülen
13.07.2013
Gerçeklikten korkulmaz
09.07.2013
Darbe
07.07.2013
‘Mısır’ diyorum, ‘Türkiye’ anla
06.07.2013
Mısır’a bakarak
02.07.2013
Siyaset kenetler de...
30.06.2013
‘Oyuna gelmek’
29.06.2013
Ezelî yarık
26.06.2013
Bir istifaname
23.06.2013
Düşünce Özgürlüğü Konferansı
18.06.2013
Ateşle oynamak
16.06.2013
Yeni bir özne
15.06.2013
Gecikmiş ’68 mi
11.06.2013
Yıktım perdeyi eyledim viran...
09.06.2013
Yeni bir Türkiye
08.06.2013
Yavuz Sultan Selim
04.06.2013
Yavuz ve Aleviler
03.06.2013
Taksim
01.06.2013
Yeni Salvo
29.05.2013
Duvar gibi sağır
27.05.2013
‘Aklın yolu bir’ mi
26.05.2013
Enternasyonal yollarında CHP
21.05.2013
Urfa’nın Gümrük Hanı
18.05.2013
Bu sefer de Gaziantep’ten
14.05.2013
Yeni ahlâk yasakları
12.05.2013
İzmir’den
11.05.2013
Sol Parti olsaydı
07.05.2013
Bir anketin sonuçları
06.05.2013
Taraf
04.05.2013
1 Mayıs
30.04.2013
Maksimalizm
28.04.2013
Yerel özerklik sorunu
27.04.2013
Kürtler ve talepler
23.04.2013
Süreç’ ve ‘Dil’
21.04.2013
‘Kürt Sorunu’nda bir ‘alt-başlık’
20.04.2013
Fazıl Say davası
16.04.2013
Diyarbakır’da ‘barışın’ adı
13.04.2013
Diyarbakır
09.04.2013
Derin belirleyiciler
08.04.2013
Olayın gidişatı
08.04.2013
Bir toplantı üstüne
02.04.2013
Değişim ve tarih
31.03.2013
Hasan Cemal
30.03.2013
Şu görünen durumda...
26.03.2013
Amsterdam
19.03.2013
Halk Partisi
17.03.2013
‘Uzlaşma’yı ‘dikte’ etmek
16.03.2013
Siyaset!
14.03.2013
Milliyetçi/ Ulusalcı
10.03.2013
‘Millî’ ikilem
09.03.2013
Barışın dili
03.03.2013
‘Elit’lik üstüne
02.03.2013
‘Lumpenlik’lik üstüne
26.02.2013
Lümpen-nasyonalizm
24.02.2013
Ekrem Eylisli üzerine
23.02.2013
CHP’den ‘sol’ çıkarmak
19.02.2013
Uçabilecek miyiz
17.02.2013
‘Devr-i Sabık’ konusu
16.02.2013
‘Büyük Barış’
12.02.2013
‘Antagonist çelişki’
10.02.2013
İşçi sınıfı
09.02.2013
Sınıf ideolojileri
05.02.2013
Türkiye’de ‘Sınıf’
15.12.2012
Desperado Darbe üstüne
14.12.2012
Ertuğrul Özkök ve ‘darbe’ konusu
11.12.2012
Innovation alla turca
09.12.2012
Kader
08.12.2012
Bilgi ve yorum
07.12.2012
Tarih tutkusu
04.12.2012
‘Ecel’ burada işsiz kalır
02.12.2012
Bir ‘ombudsman’ımız oldu
01.12.2012
‘Değerler’ savaşı
27.11.2012
Şimdi de ‘Muhteşem Yüzyıl’
25.11.2012
Yeniden, idam konusu
24.11.2012
Beraat ile müebbet ikilemi
23.11.2012
Vakıflı köyü
20.11.2012
Suriye sınırında
18.11.2012
İdamın kalkmasının gerekçeleri
17.11.2012
Hamurabi Abimizin kuralı
16.11.2012
‘Hayat hakkı’
13.11.2012
Grevde iki ay
11.11.2012
Atatürk’ün demokratlığı
10.11.2012
Kiminle komşu olmak istersiniz
09.11.2012
İttihatçılar ve Batı
06.11.2012
Avrupa’nın Türk önyargısı
04.11.2012
Ya BDP
03.11.2012
Siyasi rasyonalizm
02.11.2012
Açlık grevleri
30.10.2012
Açlık grevi
28.10.2012
Tarih parkı olarak Sultanahmet
27.10.2012
İstanbul izlenimleri
26.10.2012
Tekrar tekrar okumak
24.10.2012
Gene Maslak
23.10.2012
Ezidîler
20.10.2012
Şişli-Sarıyer maçı
19.10.2012
Avrupa menzili
16.10.2012
Avrupa Birliği
14.10.2012
Hümanist kültür
13.10.2012
İdeolojiler üstüne notlar
12.10.2012
‘İnsanlık nedir?’
02.10.2012
Kongre
30.09.2012
Gerçeklikle ilişki
29.09.2012
Hamasetin kısırdöngüsü
28.09.2012
Neşet Ertaş
25.09.2012
Mahkeme kararları ertesinde
23.09.2012
Avrupalı’sıyla, Asyalı’sıyla
22.09.2012
Carillo ölmüş!
21.09.2012
Türkiye’de liberalizm (3)
18.09.2012
Türkiye’de liberalizm (2)
16.09.2012
Türkiye’de liberalizm
15.09.2012
Hollanda’da seçim
14.09.2012
Köşe yazarlığı
11.09.2012
‘Boğaz’a bakarak’ teranesi
09.09.2012
Gerçekten de yılmıyorlar
08.09.2012
İnsan hayatının değeri
07.09.2012
‘Ulusal Put/ Ulusal Kahraman’
04.09.2012
Yargıda ‘değişim’
02.09.2012
İdeopatoloji
01.09.2012
‘Devrim Tarihi’ dersi
31.08.2012
Siyasî kriz
28.08.2012
Fransa’da ‘tarih’ dersi
26.08.2012
Husumette ortaklık
25.08.2012
‘Yaban’ dolayımında ‘avam/havas’
24.08.2012
Toprak fetişizmi
21.08.2012
Şirket dağılırken
19.08.2012
İmparatorluk kaybetmek
18.08.2012
‘Bocalama Devri’
17.08.2012
Belçika izlenimleri
07.08.2012
Sosyalizmin doğrusu, eğrisi...
05.08.2012
Ortadoğu ve Kürtler
04.08.2012
Balık
03.08.2012
İnat
31.07.2012
‘Pis işler’ elemanı
29.07.2012
Santralistanbul
28.07.2012
Arap Camii
27.07.2012
Cami ve mimarlık
24.07.2012
Değiştirirken değişmek
22.07.2012
Devlet ve adalet
21.07.2012
Siyaset ve mizaç
20.07.2012
Toplum ve fizik
17.07.2012
Vaka-i Efesiye
15.07.2012
Kinetik ve statik
14.07.2012
Aleviler ve Diyanet
13.07.2012
Karşıtların birliği!
10.07.2012
CHP ve “Dört İdeoloji”!
08.07.2012
Yapay ve gerçek
07.07.2012
Sol bölünmeyi sever
06.07.2012
Sudan
01.07.2012
Akademik Marksizm
30.06.2012
KCK Operasyonu
29.06.2012
Okuma hakkında
26.06.2012
Suriye ve Ortadoğu
24.06.2012
Ermeni sorununda ‘çözüm’ değil ‘ilerleme’
23.06.2012
Ermenistan dönüşü
19.06.2012
Erivan ‘çat’ında
17.06.2012
Dünyanın uluslararasılaşması
16.06.2012
Paris estetiği
15.06.2012
Paris’ten
12.06.2012
‘Fiziksel’ ve ‘kimyasal’
10.06.2012
Ateistten vicdan dersi
08.06.2012
Ulema ve Diyanet
05.06.2012
Kadın ve ‘görev’
03.06.2012
Büyük nüfus rüyası
02.06.2012
Kürtaj
01.06.2012
Ne getirir, ne götürür
29.05.2012
İçtenliğin sonu yok
27.05.2012
İçtenlikle konuşan bakan
26.05.2012
Öğretmen/ öğrenci
25.05.2012
29 Mayıs
22.05.2012
Böyle bir 19 Mayıs
20.05.2012
‘Solun silâhtan başka çaresi’ vardı!
19.05.2012
Haziran dönüm noktasıydı
15.05.2012
Sinan Cemgil
13.05.2012
‘Deniz Gezmiş ve arkadaşları’ konusu
12.05.2012
Korkut Boratav’ın yazısı
11.05.2012
Görmediklerimiz
08.05.2012
1 Mayıs
05.05.2012
Sosyalistlere göre Türkiye’nin Yapısı
04.05.2012
‘Komprador’ların Türkiye’si
01.05.2012
Toplumun öncüsü sol
29.04.2012
Temiz toplum
28.04.2012
İmza Günü
24.04.2012
Tepeden inme/ aşağıdan sürme
22.04.2012
‘Mücadele’, ama ‘imha’ değil
20.04.2012
Bir açıklama
17.04.2012
Bu dünyadaki hukuk
15.04.2012
Darbelerin muhtasar tarihçesi
14.04.2012
28 Şubat anıları
13.04.2012
‘Muhafazakâr Sanat’
10.04.2012
KCK, Büşra, Ragıp...
08.04.2012
Hic Salta!
07.04.2012
Yeni Kürt siyaseti
06.04.2012
12 Eylül duruşması
03.04.2012
‘Eğitim Reformu’
01.04.2012
Dörtler, beşler, artılar, eksiler
31.03.2012
Reklamın kökenleri
30.03.2012
Reklamda Hitler
27.03.2012
Akademya işletme olurken
25.03.2012
Akademi işletmesi
24.03.2012
Öğrenen/ Öğreten
23.03.2012
‘Yüksek öğrenim’ üstüne çeşitlemeler
20.03.2012
MHP’leşme süreci
18.03.2012
‘Müdahale’nin biçimleri
17.03.2012
Toplumu dönüştürmek...
16.03.2012
A’dan Z’ye
13.03.2012
Güzel Yurduma Senkronik Bakış
11.03.2012
Yeni ‘Otuz Yıl Savaşı’
10.03.2012
‘Adalet Çağrımız Var’ girişimi
09.03.2012
Zamanaşımı
06.03.2012
Ömer Seyfeddin
04.03.2012
Ordusunun toplumu
03.03.2012
Geçmişi deşmek
02.03.2012
‘Münferit’e ermek
28.02.2012
Hocalı Mitingi
26.02.2012
İdeolojik hegemonya
25.02.2012
Alfa’dan Epsilon’a
24.02.2012
Sosyalist Program konusuna devam
21.02.2012
Çok eskilerden bir anı
19.02.2012
MİT ve ‘komplo’
18.02.2012
MİT (2)
17.02.2012
MİT (1)
14.02.2012
Katılım ne demek
12.02.2012
Değişim ve süreklilik
11.02.2012
Taksim’e yeni biçim
10.02.2012
‘Bitmeyen kavga’
07.02.2012
Hitabeler ve ezberler
05.02.2012
Siyasî ‘vakum’
04.02.2012
Dindar gençlik yetiştirmek
03.02.2012
Modern gladyatörlerimiz
31.01.2012
Polonya dönüşüne doğru
27.01.2012
Varşova’dan
24.01.2012
Hrant turnusolü
22.01.2012
Program III
21.01.2012
Her şey beklendiği gibi
20.01.2012
Program II
17.01.2012
Yönetime katılım
14.01.2012
Program (1)
13.01.2012
‘Program’ konusuna ‘Giriş’
10.01.2012
Althusser ve ‘arı Marksizm’
08.01.2012
‘Düzeltmek’ ne demek?
07.01.2012
Sosyalizm ve ‘insanlığın ortak değerleri’
06.01.2012
İslâmî siyasetin evreleri
03.01.2012
Eski ile yeninin arasında
01.01.2012
Yanlışı düzeltmenin araçları
31.12.2011
Totalite-Totaliter ilişkisi
30.12.2011
Marksizm: utopik/bilimsel konusu
27.12.2011
Kuzey Kore’nin önderi kim olacak
25.12.2011
Bu da yapıldı‏
24.12.2011
Fransa ve biz
23.12.2011
Bilim ve ideoloji
20.12.2011
Christopher Hitchens
18.12.2011
‘Epistemoloji’ ve ‘Etik’
17.12.2011
Sosyalizm tartışmasına devam
16.12.2011
Şehir ve ‘koruma’
13.12.2011
Projesiz dünya
11.12.2011
Tam oturan anayasa
10.12.2011
Sosyalist Enternasyonal ve CHP
09.12.2011
Kılıçdaroğlu ve ‘bedelli askerlik’
06.12.2011
Misyon toplumu
04.12.2011
Hukukta misyon
03.12.2011
Medyada misyon
02.12.2011
‘Tarihçilere bırakalım’
29.11.2011
Niye sosyalist olduk
27.11.2011
Gelenekçi toplum
26.11.2011
Britanya dönüşü izlenimler
20.11.2011
Dönüşürken kimlik
19.11.2011
Kendine bir ‘ata’ beğen
18.11.2011
Toplum ve ‘ata’sı
15.11.2011
Demokrat mı, diktatör mü?
13.11.2011
Geldiğimiz dönemeç
11.11.2011
Orhan Ulutin’in ölümü üzerine
08.11.2011
Hanioğlu’nu okuyor musunuz?
06.11.2011
Organ nakli
05.11.2011
‘KCK soruşturması’
04.11.2011
Yeni tutuklamalar
01.11.2011
Sol esintiler
28.10.2011
Gene bir yolculuk
23.10.2011
Kaddafi
21.10.2011
Silâh ve barış
18.10.2011
Yeni vergiler üstüne
16.10.2011
Takiye zamanı
15.10.2011
Türkiye’de ‘kadın’ ve ‘derin erkek’
14.10.2011
İşlemeyen iletişim kanalları
11.10.2011
Sarkozy, Ermeni konusu ve Atsız
09.10.2011
Nobel, İzmir vb.
08.10.2011
Bilgisayar
04.10.2011
Bir seminer sonrası
01.10.2011
Kürt sorunu ve reform gereği
30.09.2011
Yunanistan ve Avrupa
27.09.2011
Yunanistan
25.09.2011
Bugünkü ortamda sosyalizm
24.09.2011
Proletarya ve geleceğin dünyası
23.09.2011
Devrimin öznesi işçi sınıfı
20.09.2011
Görev olarak darbe
18.09.2011
Bunların hangisi doğru
17.09.2011
‘Antagonist çelişki’
16.09.2011
Hrant günü
13.09.2011
Bilim ve utopya
11.09.2011
Marksist politika teorisi
10.09.2011
Sosyalist partiler ve kapitalizm
09.09.2011
Dünya değişirken
06.09.2011
Ertuğrul Özkök ve ‘İçindekiler’
04.09.2011
Özkök’vâri özeleştiri
03.09.2011
Düş kırıklığına uğratmayan yazar
02.09.2011
Yalancılar alayı
23.08.2011
Bir ‘üslûp’ sorunu
21.08.2011
İdeolojinin ögeleri
20.08.2011
Alaturka sosyalizm savunucusu olarak ben!
19.08.2011
Kriz!
16.08.2011
‘Türk’üm’ demek
14.08.2011
“Hayat Tarzı”
13.08.2011
İstanbul ve ‘açık hava’
12.08.2011
35. Madde hikâyesi
09.08.2011
Bir ‘eylem’ anısı
07.08.2011
Askerî demokrasinin sol cenahı
06.08.2011
Yeni ‘ekonomi-politik’
05.08.2011
Devlet ve ‘değişim’
02.08.2011
Kinesis / Stasis
31.07.2011
‘Önemli’ ve ‘sıradan’
30.07.2011
Gerilla ve intifada
29.07.2011
Öcalan’ın otoritesi
24.07.2011
Güvenilir zemin yaratmak
23.07.2011
Bazı iyileşmeler
22.07.2011
Öcalan konuştu...
19.07.2011
Bir yol ayrımı görünüyor gibi
17.07.2011
Altmışlardan bugünlere
16.07.2011
Tan-1968 çizgisi
15.07.2011
Kitle eylemi
12.07.2011
‘Komplo’ üstüne
10.07.2011
‘Komplo teorisi’
09.07.2011
Kürt Politikası / Kürtlerin Politikası
08.07.2011
Zorunlu bir cevap
06.07.2011
‘Askerî sorun’ Kıbrıs
03.07.2011
Hangi Kıbrıs sorusu
02.07.2011
Kıbrıs’ın işi kolay değil
01.07.2011
Kıbrıs hikâyeleri
26.06.2011
Mevzuat ve seçmen
25.06.2011
Çinekop sorunu
24.06.2011
Son ‘Kriz’imiz
18.06.2011
Bir ‘tarihî’ durum daha
17.06.2011
Yeni anayasa
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8