Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!


31.12.2019 - Bu Yazı 252 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Bazen hakikaten, “Çok mu kötü bir insanım, başkalarının mutluluğunu istemeyen, huzuru, başarıyı kıskanan habis bir kişilik miyim” diye düşündüğüm oluyor. Neyi göremiyorum, neden aynı şeyleri hissedemiyorum, anlamıyor muyum, anlamıyorsam neyi anlamıyorum, neden anlamıyorum, o sevincin kaynağından bu kadar mı uzağım, nasıl olup benzer bir hissin yanından dahi geçemiyorum?!

En son sanırım Ziya Selçuk, Milli Eğitim bakanı olduğunda böyle şeyler düşünmüştüm. Muhaliflerin bir kısmının sevincine tanık olunca. Şu koşullarda, her şey gözümüzün önünde olup biterken Ziya Selçuk güzellemeleri okuduğumda. Söz konusu iltifatı hak edecek işler yapacak olsa oraya getirilir mi? Ya da istese nasıl yapacak?

En makul, herkesin aklına gelebilecek, öyle pek akıl fikir gerektirmeyen sorular bunlar. Başıma ağrılar girmişti o sevinç satırlarıyla karşılaştığımda.

2010 değişiklikleri kabul edildiğinde kimi aklı evvellerin mutluluk ve gurur cümlelerini ya da 2011’de Kanal İstanbul projesi açıklandığında övgü dolu (hele ki Altan kardeşlerin!) sözcüklerini okuduğumda olduğu gibi. 2011 yılında hükümet kanal projesini ilk kez duyurduğunda basında kim hangi tepkiyi vermiş, şöyle bir bakınmanızı rica ediyorum. İktidarın hacetinde şevkle boncuk aranan o günlerde.

Şimdi yerli araba konusunda aynı tavrı sergileyenler var. Tüm yaşadıklarımızın ardından, muhalif birileri yerli araba övgüsüne başlayabildi. Gerçekten yaptılar, yapıyorlar bunu. Bunca şey yaşandıktan sonra ve yaşanıyorken. Kanal İstanbul gibi bir acayip kâbus kapımızdayken. Arabanın gösterimi tam da, tek kişinin dahi ‘hesap vermediği’ Roboski/Uludere katliamının yıldönümü günlerine denk gelmişken, vallahi ve billahi bunu yapabiliyorlar.

Üstelik ortada yalnızca ‘iki’ prototip varken, üstelik henüz, başta yurttaşa faturası olmak üzere hiçbir şey açıklıkla bilinmiyorken, henüz üretim aşamasına geçilmemişken, henüz o ‘beş babayiğidin’ hangi ‘fırsatlar’ karşılığında bu işin vitrini olamaya giriştiği belirsizken… Konuya ilişkin aklı başında bir yazı okumak isterseniz, Ozan Gündoğdu’nun Birgün’deki yazısını öneririm. Buraya bırakıyorum.

Hepi topu, dizaynı fiyakalı iki arabanın önünde poz vermeleri dahi yetiyor ezeli ebedi ‘milli koalisyonu’ oluşturmaya. Allah bu tür rejimlerin hepsine, bir köşede elinde tuzlukla bekleyen böyle muhalifler nasip etsin!

Peki o muhalifler bunu neden yapıyor olabilir?

Kişisel olarak, ‘aptallık’ gibi insanı ırkçılığa savurma riski olan kolaycı açıklamalardan uzak durmaya çalışıyorum. Ayrıca hiç birinin aptal olmadığı kanısındayım. Muhalif ‘siyasetçileri’ anlamak daha kolay. Birkaç gerekçesi var onların: Öncelikle ilk seçimde AKP seçmeninden alınacak oyları hesap ediyorlar her söz ve eylemleriyle. Bu nedenle, muhafazakâr seçmenin hoşuna gitme ihtimali olan bir gelişmeden, ‘hoşlanma mecburiyetinde’ olduklarını düşünüyorlar. Hatta sevinç gösterisini abartarak ön almaya çalışanlar mevcut.

Ayrıca ihtimaldir ki, kendileri de bu gelişmeden ‘duygusal’ gerekçelerle memnun. Sorun, bir ülkenin kendi arabasını üretmesinde değil; henüz ortada fol ve yumurta yokken, yukarıdaki paragraftaki ‘meşru soruların’ her biri havada duruyorken, ne üretilecek olanın niteliği ne de onun pazarı biliyorken böyle hevesli davranılması.

Sanırım bu davranışın nedeni biraz oy kaygısı ise, biraz da 19. yüzyıl Osmanlı düşünce yaşamının tutucu kesiminden bugüne miras kalan temel kaygı/önerilerden biri olan, ‘Batı’nın kültürünü değil teknolojisini alalım’ zihniyetinin (ve sloganının!) etkisi. Yüz küsur yıl sonra, ‘o teknolojinin o kültür tarafından üretilebildiğini’ kavramamaktaki ısrar, kuşkusuz başka bir mevzu!

Örneğin ‘yerlilik’ ve ‘millilik’ kavramları ile ‘bilim’ kavramını aynı cümle içinde bu denli rahat kullanabiliyor olmak, ancak bizim eğitim tornasının başarısıyla açıklanabilir. Yerli iki hidrojen ile milli bir oksijen birleşiyor, onların zihninde!

Bilimsel bilginin evrenselliği ile o bilgiden yararlananın ve eğer becerebiliyorsa katkı sunanın yerliliği arasındaki farkı/gerilimi hatırlatmak çoğu zaman bir şey ifade etmiyor bu insanlara.

Muhalif siyasetçi hangi saikle hareket ederse etsin, şunu bir kez daha yinelemekte yarar var: Artık eski cazibesi kalmadığı çok açık olsa da, gündemi belirleyen hemen her zaman olduğu gibi, Erdoğan. Asgari ücreti boş verin. Yerli araba konuşalım. Yetmedi mi, Kanal İstanbul var. Olmadı, şapkadan Ayasofya çıkar. Suriye’ye fazla mı takıldınız, sıradaki gelsin: Libya.

Siyasetçi olmayıp ellerinde tuzlukla bekleyenlerin gerekçeleri ne olabilir peki?

Aynı eğitimden geçmiş olmamız, Ziya Gökalp ruhunun canlılığını koruması ve yine ‘Batı’nın teknolojisine’ karşı duyulan tarihsel hayranlık ile ezeli kompleksin karışımının her çatlaktan sızıvermesi…

Bir de muhtemelen kişisel kaygı ve beklentiler belirleyici. Örneğin, çok takipçisi olan muhalif yazarların kendilerini ‘kamuoyu önderi’ olarak görmeleri, belki de öyle olmaları, bilemiyorum. ‘Akil insan’ olma hevesi ve taraftar topluluğundan hiç dinmeyecek sevgi, saygı görme isteği, böyle anlarda ağır basıyor olabilir.

Bunun doğal sonucu, ‘tamam ama bak bu konuda da iyi bir şey yaptılar’ deme ihtiyacı, sanki. Ya da, bu ifadeyi sarf etmek için fırsat kollamak! Tamam muhalifiz ama memleket sevdamızı tartıya çıkartmayız! Peki ya memleket sevdası, o çok takdir ettiğiniz gelişmenin tartıya çıkarılmasını gerektiriyorsa! Ya memleket sizden ve sevenlerinizden ibaret değilse!

Muhaliflerin bir kısmı ise tahmin ediyorum içtenlikle mutlu oluyordur böyle gösterilere. Muhalif olmalarına neden olan gelişmelerin kaynakları üzerine fazla kafa yorduklarını sanmıyorum. Daha naif bir tarz bu: “İşkence kötü bir şey ama araba iyi bir şey” gibi.

Şu ‘millilik’ tutkusu ile ilgili, hiç etkisi olmayacağını bilerek bir hatırlatma yapmak isterim.

Daha önce birkaç kez söz etmiş, Gazete Duvar’da hakkında yazılar kaleme almıştım: Sebastian Haffner’in kitapları. Kendi tanıklığını aktarıyor yazar. Olağanüstü güzel bir dil ve berraklıkla. İlki ‘Bir Alman’ın Hikâyesi (İletişim-Çev. Hulki Demirel)’. Haffner, Hitler’in iktidara yükseliş aşamasında muhaliflerin basiretsizliklerini anlatırken, sosyal demokratlar hakkında şu satırları yazmış: “Sosyal demokratlar 1933’teki seçim mücadelesini dehşet verecek kadar aşağılayıcı bir tarzda, Nazilerin sloganlarının arkasına takılıp, kendilerinin de ne kadar ‘milli’ olduklarını vurgulamaya çalışarak geçirmişlerdi… Mayıs ayında, feshedilmelerinden bir ay önce, Sosyal Demokratlar Reichstag’da hep birlikte Hitler hükümetine güvenoyu verdiler ve Horst-Wessel marşını söylediler. Meclis bültenindeki not şöyledir: Hem meclis hem de izleyici sıralarında bitmek bilmeyen bir tezahürat ve alkış. Şansölye (Hitler!) de sosyal demokratlara dönmüş, alkışa katılıyor.”

İktidarın yönlendiriciliği yalnızca yeni gerginlik konuları bulma beceresinden kaynaklanmıyor. O konuyu dolaşıma sokan ve ilerleten terminoloji de aynı kaynaktan. Türkiye sağının, sola yönelik, yanlış, bayat mı bayat, klişeleştirdiği ve herhangi bir ciddiyet emaresi taşımaması ölçüsünde rağbet gören üç beş cümlesi vardır. 1960’lardan bugüne aynı cümleleri sarf eder bu ideolojinin sığ mensupları ve özellikle ‘belli bir zevzeklik düzeyinde’ mutlaka karşılık bulur.

Örneğin “Solcular iki koyunu güdemez” gibi. Ya da şu aralar namlı dalkavukların çokça sahiplendiği “Yaa solcular hep eleştiriyor, hiç proje şey etmiyor” gibi. Bu saçma sapan sloganları hâlâ ciddiye alanlar olmasının vahameti bir yana, 1950’den bugüne, (eğer sol sayacaksak) CHP’nin kaç yıl iktidar olabildiğini basit bir internet taraması ile bulmak mümkün.

Çok partili yaşamda Türkiye’yi hemen her dönem sağ parti-koalisyonlar yönetmesine ve yalnızca sağ partiler tek başına iktidar olabilmesine rağmen (zaten 70 yılın dörtte birinde AKP var!), gelinen noktada söz konusu birkaç boş ifadenin iş görüyor olabilmesi, sanırım başlı başına çalışma konusu yapılmalı!

Ne yazık ki hem muhalif siyasetçiler, hem de ellerinde tuzlukla bekleyen muhaliflik iddiasındaki kalemler, bir yandan da bu zırvanın doğru olmadığını kanıtlamak zorunda hissediyor kendini ve hakikaten pek trajik.

“Efendim solcular şuna da karşı çıkmıştı” diyen manasız tiplere, “Evet karşı çıkmışlardı ve onların ne denli haklı olduğu bugün görüldü” yanıtını vermek yerine, ‘her şeye karşı çıkıyor görüntüsü vermeyelim’ çabasına girişmek! Hayret doğrusu.

Yine çok uzadı yazı!

Şimdi, “Yaa iyi şeyleri de görelim ama” buyuran o muhalif kalemler, ‘bana’ şunu söylemiş oluyor tahmin ediyorum: “Murat, memleketin bütün kurumları dökülüyor, akıl almaz adaletsizlikler âdetten oldu, aşırı derecede bağımsızlaşan yargı artık AİHM’yi de pek ciddiye almıyor, sesi fazla çıkan muhalifler cezaevinde ömür tüketiyor, ‘israf’ desen had safhada, kadın cinayetleri neredeyse sıradanlaştı, iyi kötü dil bilen meslek sahibi herkes yurt dışına çıkma planları yapıyor ve beyin göçü şimdiden ürkütücü boyutlarda, iktidar seçimle kaybettiği belediyeleri kayyımla geri alıyor; ayrıca seni ve meslektaşlarını da sorgusuz sualsiz işten atıp sivil ölüme mahkûm ettiler, üç yıldır yurt dışına çıkamıyorsun, iş bulman engelleniyor, sosyal haklarına çöktüler, yüz binlerce insana cüzzamlı muamelesi yapıyorlar… Hepsi tamam… Fakat bir görsen, bu yerli arabanın kaporta filan çok şık olmuş, gurur duymalısın!”

Evet, dikiz aynası kafalı birileri böyle söylüyor anlaşılan.

Yazı bitsin en iyisi, çünkü bu satırdan sonra sarf etmek isteyeceğim sözcükler Diken’in yayın çizgisine aykırı.

Okuma önerisi: Yazıda söz ettiğim Haffner’in diğer kitabı ‘Hitler Üzerine Notlar’ (İletişim, Çev. Hulki Demirel) üzerine, Ümit Kıvanç kapsamlı bir yazı dizisi hazırladı. Linkini buraya bırakıyorum.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
29.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
15.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
10.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
13.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
6.12.2018
Narsisist siyasetçiler neden bu kadar cazip?
2.12.2018
Kavala ve Demirtaş’ı hiç sevmem, ama!
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive