Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!


7.01.2020 - Bu Yazı 457 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Gencecik bir kadın yaşamına son verdi. Herkes, nasıl davranabiliyorsa öyle karşıladı. Çok azınlıkta olduğunu tahmin ettiğim ve artık salt ‘hukuksal gerekçelerle’ insan sıfatıyla adlandırdığım, buna karşın insanlaşma aşamalarından geçmedikleri açık olan haysiyetsiz bir güruh, genç kadının sosyal medya hesabına yazdıklarından dolayı ‘söz söyleme,’ ‘hakaret etme’ hakkını kendilerinde gördü. 

O yaşta biri güzelim yaşamına son verdiğinde dahi şirretliği elden bırakmayan, faşist ve haysiyetsiz bir it sürüsü mevcut artık. Bu lümpen ‘azınlığı’ bir yana bırakalım. 

Yazının konusu, ‘iyi niyetle’ yaklaşanların bir kısmının tavrı. Yaşama son verme eylemi ile yemekhane meselesine tepki gösterdiği için ‘güvenlik’ şiddetiyle karşı karşıya kalan öğrencilerin durumunu bir arada ele alıp bir nevi ‘seferberlik’ işine girişmeleri.

İyi niyetli olduğundan kuşku duymadığım bu girişimlerin, sorunun asıl gerekçelerini görmezden geldiği ve hatta bir biçimde üzerini örttüğü kanısındayım. Böyle zamanların ‘vicdanı’ saman alevi gibidir ve söndüğünde mağdur yine mağdur kalmaya devam eder.

Devletin, bizim vergilerimizle var olabilen ve anayasa-yasalar gereğince ‘bizlerin’ insan gibi yaşaması için gerekli önlemleri almakla mükellef bir aygıt olduğunu, binlerce kez, bıkıp usanmadan hatırlatmak gerekiyor. Tabii muhalifler, nicedir cop, gaz, aşağılanma ve yargılanma dışında bir ‘amme hizmeti’ ile karşılaşmadığından unutmuş olabiliriz, ama aslında başka işlere yaraması da bekleniyor idarenin.

Reklam
 

Hani ‘devlete sadakat’ deniyor ya sıklıkla. İşte oradaki sadakat ile, örneğin Tapu Müdürlüğü binasını sevip saymak ya da valiliklerin duvarlarını canı pahasına korumak değil, ‘anayasaya sadakat’ anlatılmak isteniyor. Anayasal devlete sadakat. Devleti yönetenlerin, anayasaya sadakati, evleviyetle! 

İşte o anayasa, bizlere çok sayıda hak tanıyor. Sorumluluklarımız, ancak o hakların gerekleri layıkıyla yerine getirildiğinde söz konusu olur. Zamanında bir hocamızın dediği gibi, devlet ‘bedava’ ödev isteyemez.

Hal böyleyken, nicedir unutturulan ‘sosyal devletin’ ne anlama geldiğini bir kez daha kısaca hatırlatmak iyi olabilir. Hem belki bu vesileyle, sizler de, yıllardır süren anayasa tartışmaları esnasında, neden hemen hiçbir zaman sosyal devlete dair hükümlerin gündeme gelemediği üzerine düşünme fırsatı bulursunuz. Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerin ‘üçte birini’ oluşturmasına karşın!

Demokratik siyasal sistemlerde sahip olunan hak ve özgürlüklerin gruplandırılmasında Jellinek’in sınıflandırması büyük ölçüde kabul gördü: ‘Negatif, pozitif ve aktif statü hakları’. 

Negatif statü hakları (din ve vicdan özgürlüğü gibi) ancak dokunulmadığı, devletçe müdahale edilmediğinde var olabilir. Aktif statü hakları, siyasi etkinliklere katılabilmeye olanak veren haklar. Sosyal ve ekonomik haklar ise üçüncüsünün yani ‘pozitif statü haklarının’ kapsamında. Bunlara ‘isteme hakları’ da deniyor. 

Bu haklar, devlete sosyal bazı önlemler alma, müdahale etme görevi verir. Kuşkusuz, ayırt edici nitelikleri konusunda başvurulan bazı ölçütler mevcut olduğu gibi, ‘isteme haklarının’ sadece devlete yönelip yönelmediği (örneğin sözleşme gereği işverenden de isteme hakkının bulunması gibi), hakların içeriği/konusu, öznesinin kimler olduğu da kuramsal açıdan tartışılıyor (yazının kapsamında olmayan söz konusu tartışmalar için temel kaynak, Prof. Bülent Tanör’ün, 1978 yılında May Yayınları’ndan çıkan çok değerli eseri, ‘Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar‘).

Batı’da sosyal haklar, emekçilerin Sanayi Devrimi’nin yarattığı sancılı ortama duyduğu tepkinin ürünü olarak doğdu. Hak ve özgürlükler alanındaki ilk tanıma, siyasal liberalizmin yükseldiği 18. ve 19. yüzyıllarda doğan haklara ilişkindi ve ‘klasik hak ve özgürlükler’ olarak adlandırdı. Bu kategori, anayasalarda genellikle ‘kişi hakları’ ile ‘siyasal hak ve özgürlükler’ başlıkları altında yer aldı. 

Diğer hak kümesi olan ‘sosyal ve ekonomik haklar/özgürlükler’ ise, kökleri 19. yüzyılda olsa da asıl olarak 20. yüzyılın icadı sayılır. Önce yasalarda, ardından anayasaların bir kısmında yer buldu. Klasik haklar, burjuvazinin ulusal pazarın yaratılması sürecinde feodaliteye karşı mücadelesinden, devlet iktidarını ele geçirme arzusundan doğduğundan, doğası gereği ‘devlete karşı’ niteliğe sahip oldu. Söz konusu haklar önce bildirgelerde (Temmuz 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Ağustos 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi), ardından yasa ve anayasalarda yer buldu.

Başlangıçta özgürlük talebinin sloganı olarak doğmuşsa da temelde burjuvazinin ekonomik haklarının, serbest rekabetin bir güvencesi olan ‘eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’ ilkeleri, Sanayi Devrimi Avrupası’nda sosyal eşitsizlikler karşısında hareketsizdi. Kısaca, mülkiyet hakkı mülksüzlere, sözleşme özgürlüğü emekçilere, devlet yönetimine katılma hakkı oy verme hakkı olmayanlara bir şey ifade etmediği gibi, dizginsiz serbest rekabet ortamı eşitsizliği de derinleştirdi. Feodal ayrıcalıklara karşı özgürlük mücadelesi veren burjuvazi, kendi devletini, yine kendi düzeninin yarattığı ve ondan hak talep eden yeni sınıfa karşı cansiperane korumaya çalıştı. 

Sosyal hakların tanınmasının temelinde, burjuvazinin iktidarını sürdürebilmek için vermek zorunda kaldığı ‘ödün’ yatıyor. Dolayısıyla sosyal haklar, kapitalist üretim ilişkileri ve siyasal düzeninin sürdürülebilmesi için ‘zorunlu’ olarak tanındı. (Bu çileli yoldaki önemli yapıtaşlarının, 1848 devrimleri, Marksist akımın ortaya çıkışı, Alman sosyal yasaları, İngiliz Chartist Hareket, 1871 Paris Komünü, Sovyet Devrimi ve savaş sonrası ekonomik bunalımlar olduğu söylenebilir). 

Anayasa ve yasalarında sosyal haklara yer veren, toplumsal yapıdaki eşitsizlikleri hukuksal önlemlerle çözmeye çalışan devletler, sosyal devlet (Anglosaksonların ‘refah devleti’ dediği) olarak adlandırılıyor. 2006’da aramızdan ayrılan sevgili hocamız Prof. Yavuz Sabuncu, ‘Anayasaya Giriş’ kitabında sosyal devleti şu şekilde tanımlıyordu: “…sosyal devletin, özel mülkiyet ve pazar ekonomisi ilkelerine dayanan klasik liberal devletin, ana kurumlarını koruyarak yenilenmesi olarak algılanması doğru olacaktır.” (s. 153)

Yani liberal ekonomiye dayanan siyasal sistemin sürdürülebilmesi (düzeni koruma endişesi), o ekonomik yapının gereksindiği rekabetin ve talebin canlı tutulması, sosyal devlet önlemleri ile olanaklı. 

Bu nedenle söz konusu ilkeler, geçtiğimiz yüzyılda tüm Batı demokrasilerince kabul edildi. Görünen o ki, kapitalizmin nihai aşamasına gelinmiş ve servet farklıkları akıl almaz/sürdürülemez boyutlara varmış olsa da; güncel tartışmalar sosyal hakların varlığı-yokluğundan çok, daha ziyade uygulanacak siyasetin kapsamı üzerine. Bugün artık sosyal önlemler öngörmeyen bir demokrasi yok. 

Sosyal haklar (kuşkusuz bu haklar sadece çalışanları değil, güçsüz durumda bulunan ve desteğe gereksinim duyan diğer toplumsal grupları da kapsar) yasal tanımanın ardından uluslararası hukuk metinlerine ve anayasalara (ilk örnek 1793 Fransız Anayasası) girdi. İlk önemli örnekler, 1917 Meksika, 1919 Weimar ve 1947 İtalyan anayasaları. 

Sosyal hakların bazı demokratik devlet anayasalarında yer almaması, önemsenmemesinden değil, o ülkelerdeki (örneğin Almanya, Danimarka ve Belçika gibi) yasal düzenlemelerin güçlü sosyal önlemler açısından yeterli görülmesi ya da (Almanya’da olduğu gibi) yerel mevzuatta yer almasından. 

Türkiye’de, sosyal hakları olabildiğince azaltıp kalan bir kısmını da anayasal güvenceden mahrum ederek yasal düzenleme konusu haline getirme yanlısı olanlara bunu anlatmak her zaman mümkün olmuyor ne yazık ki! 

Zira, eğer İsveç’te yaşıyor olsaydık yasal düzenlemeyle yetinebilirdik. Ancak bizler, kapitalizmin dahi en pervasızını deneyimleyen, sermaye sahiplerinin budanmış sosyal haklardan bile rahatsızlık duyduğu ve 19. yüzyıl koşullarında çalışan işçilerin her Allah’ın günü öldüğü bir ülkede yaşıyoruz. 

Sosyal haklar, anayasal güvenceden mahrum edilip parlamento çoğunluklarının iki dudağı arasına hapsedilemeyecek kadar değerli bir mücadelenin kazanımı. Bir gün yeniden başlayacak anayasa tartışmaları esnasında bu gerçeğin unutulmasına izin verilmemeli.

Yemek yiyecek harçlığı olmayan üniversite öğrencisinin, akşam saat altıdan sonra semt pazarlarında çöp karıştıran ya da kömüre oy verdiği için küçük görülen yoksul yurttaşın, grev hakkı yok sayılan memurun, sömürülen işçinin hakkını koruyacak olan sosyal devlet önlemleridir, anayasal-yasal haklarımıza saygı duyulmasıdır; sağ olsun, Haluk Levent değil! Aksi davranışlar, ne kadar içten olursa olsun, sonunda ‘sadaka kültürünü’ güçlendirmekten öte işlev görmez.

O gencecik öğrenci canına neden kıydı, tam olarak bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. 

Buna mukabil memlekette henüz ‘yaşayan’ milyonlarca yoksulun varlığından haberdarız! Her seferinde ilk kez duyulmuş gibi davranılması ve büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramayan ve yarama ihtimali olmayan milletvekillerinin ‘sosyal medya’ hesaplarından ağıt yakması, insana bıkkınlık veriyor.

Para var. Avuç içi kadar azınlık, kusana kadar, pervasızca tüketiyor. Milyonların gözünün içine baka baka. En zengin ‘yüzde 1’ ile diğer yurttaşlar arasında ahlaksız bir uçurum var. Biz yurttaşız. Hak sahibiyiz. Talep etmeliyiz. Ekmeklerini sırtımızdan elde eden idareciler, anayasa ve yasalar gereğince o talepleri ciddiye alıp yerine getirmekle mükellef. 

Not: Okuduğunuz satırlar, 16.09.2007 tarihinde Radikal 2’de yayınlanan ‘Anayasa’nın sosyal niteliği’ başlıklı yazının güncellenip değiştirilmiş halidir.

Oya Baydar’ın yazısını da okumanızı rica ederim.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
2.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
29.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
8.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
6.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
27.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
12.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
6.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
3.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
19.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefret…
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş!
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
27.03.2020
Anadolu irfanı, Anadolu’nun tam olarak neresinde?
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
29.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
15.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
10.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
13.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
6.12.2018
Narsisist siyasetçiler neden bu kadar cazip?
2.12.2018
Kavala ve Demirtaş’ı hiç sevmem, ama!
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive