Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…


31.03.2020 - Bu Yazı 412 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır!

Bir süredir yazı başlığı bulmakta bu kadar zorlanmamıştım. Şirretlik, düşüncesizlik, kaba sabalık, vicdansızlık, haysiyetsizlik, kendini bilmezlik, arsızlık… Herhangi biri olabilirdi aslında, ama sanırım geçen haftaki “Anadolu irfanı, Anadolu’nun tam olarak neresinde?” başlıklı yazının devamı için en uygunu ‘şirretlik’ olacak. (ücretli izin haktır!)

Ayrıca, ‘kaba sabalık’ ya da ‘kendini bilmezlik’ sıfatlarıyla karşılanamayacak bir iki duyumumdan kaynaklanan kızgınlığım da etkili oldu sanırım. Sık aralıklarla yaşadığım gibi, bir yazının başına kızgınlıkla oturup aslında ‘içimden geçen’ sözcükleri sarf etmeden ve hiç olmazsa asgari duyarlılık ile tamamlamaya çalışmanın zor bir tarafı var hakikaten. Bu yüzden, kusuruma bakmazsanız bu yazı yalnızca ‘yaşlı ayrımcılığının’ devamı değil, biraz iç dökme olacak. Öyle günlerden geçiyoruz ki, günün üç öğününde bir şeyler yazmak istiyor ve sonra hepsini bir iki satıra sıkıştırmaya çalışıyorum. Hiçbiri yaşlılara yapılanlardan çok ayrı filan değil; bana kalırsa kaynaklandığı yer, yerler aynı. (ücretli izin haktır!)

Çok yakınımdaki hekimlerden işittiklerim! Virüs şüphesiyle yatırılan hastaların kimi ‘şirret’ yakınlarının, hekimlerin ve diğer sağlık personelin yüzüne tükürmeleri mi, güvenlik görevlilerine saldırmaları mı, karantinadan kaçmaya çalışmaları mı? Sağlık çalışanları şu aralar, çoluk çocuklarından ayrı ve bin sıkıntıyla baş etmeye çalışırken… (ücretli izin haktır!)

Daha önce de, sağlık çalışanlarına saldırılar bağlamında hekimler ve sorunları hakkında yazmıştım. Çok saygı duyduğum bir meslek. Aman efendim şöyle hekimler varmış, böyle işler yapıyorlarmış, paracılarmış vesaire! Kuşkusuz her meslek grubunda vahim karakterler olur. İyisi, kötüsü, yüzüne bakılmazı, sahtekârı, üç kuruş için kırk takla atacak olanı… Tıp dünyasında da vardır ve var, hepimizin malumu. Yıllarımı bir üniversitede geçirdim ve orada öyle ‘kimi’ hekim profesörlere, öyle iktidar dalkavuğu haysiyetsiz çapsızlara tanık oldum ki, düşman başına. Fakat bu reziller, ‘geneli’ temsil etmiyor. Ayrıca paralı sağlık hizmeti felaketi, bir sistem tercihi, Ali’yle Veli’yle pek ilgisi yok. Şöyle söyleyeyim, daha açık olsun: Epeyce hekim tanıdığım var ve bildiğim üçkâğıtçı sosyal bilimci ve hukukçuların eline su dökemez, yanlarında ancak çırak olurlar! Bu nedenle her meslek grubunun öncelikle kendi marazlarını görüp çare aramasında, hiçbir ‘kötü huyu’ genelleştirmemekte yarar var. Her neyse, asıl konu bu değil. (ücretli izin haktır!)

Çok ağır bir eğitimden geçip hakikaten çoğu zaman daha da ağır koşullarda çalışmak zorunda kalabiliyor hekimler. İşlerinin yalnızca tıbbi değil, insani ve sosyal iletişim boyutu da çok önemli. Hangi insanlarla yüz yüzeler peki? Hani şu her Allah’ın günü memleketi bizler için yaşanmaz hale getiren, sokağa çıktığımıza pişman eden, kaba sabalıklarından, saygısızlıklarından, ağzı bozukluklarından ve kabadayılıklarından şikâyetçi olduğumuz yurttaşlar. İşte onların tümü hastaneye gidiyor! Şöyle bir hayal edin günde 80-90 hastayla ilgilenmek zorunda kalan ve şimdilerde kendileri de büyük risk altında olup çoluk çocuklarını dahi göremeyenleri. (ücretli izin haktır!)

Devasa bütçeye sahip Diyanet’in, bir ‘kamu hizmeti’ olarak (!) minarelerden okuttuğu duaları saat 21.00’e denk getirmesiyle (İstanbul’da durum bu) artık doğru dürüst alkış morali de verilemeyen hekimler ve diğer sağlık çalışanları… Geçenlerde bir hasta yakını, tanıdığımın çalıştığı hastanede bir sağlıkçının suratına tükürmeye yeltenmiş. Hakaret, küfür gırla. Kolay değil, ne de olsa Anadolu irfanı tabii. Gidin ve bir hekim tanıdığınızla konuşun, neler yaşadıklarını dinleyin. (ücretli izin haktır!)

Öyle bir insan türü ki bu, herhangi bir ‘iktidar’ odağı karşısında hissettiği eziklik duygusunu, ‘iktidar’ konumunda olmayan her kimse ondan çıkarmaya yeminli. Yurttaş olmadığı, olamadığı için; dâhil olduğu sınıfın/tabakanın acısını günahsız olandan, gözüne kestirdiğinden çıkarmaya hevesli. Hekimin konumundan hazzetmiyor, eğitimli oluşundan hazzetmiyor, hatta teşhislerinden hazzetmiyor. Verdiği ya da verme ihtimali olan haberden hazzetmiyor. Sırtını yasladığını düşündüğü muhtelif iktidarların ‘elit’ bulduklarından, düşmanlaştırdıklarından iliklerine kadar nefret ediyor. Kadın hekimlerin kıyafetlerini eleştirenler, ‘hamili kart yakinim’ciler, ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ güruhu, bu sonuncularla akraba sayılan ‘seni sürdürürüm’ takımı… Tümü aynı kültürden besleniyor. Öfke dolular. (ücretli izin haktır!)

Hekimin, sağlık çalışanlarının yüzüne tükürmeye yeltenen hasta yakını… Bunu işittiğim gün, internette, İstanbul’da toplu taşımada bir ‘trol’ etkinliği olduğunu fark ettim. İnanın birkaç kez okudum ne olduğunu anlamak için. Sabahın köründe onlarca insan, hem de Pazar sabahı, sair zamanda hiç yoğun olmayan bir hattın vagonunu doldurup video çekmişler. Sırf İstanbul belediyesini zaaf halinde göstermek için. Hem de şu koşullarda. Kuşkusuz bunların yaptığı herhangi bir şeye şaşırmanın kendisi şaşırtıcı bir tepkiye dönüşmüş olsa da, yine de ‘haysiyetsizliğin dahi bir ölçüsü olmalıymış meğer,’ diyesi geliyor insanın. (ücretli izin haktır!)

Konuyu burada kapatayım en iyisi, zor hâkim oluyorum kendime! (ücretli izin haktır!)

Şirretliğin bir partisi, yılı, bölgesi olduğu kanısında değilim. Buna mukabil yukarıda sözünü ettiğim ve daha ziyade bir siyasal hareketle ‘iltisaklı’ türü, son yıllarda giderek daha görünür, daha pervasız olmaya başladı. Bir ‘kuşak’ olarak adlandırılabilir mi bilmiyorum, ancak ‘kindar’ bir kesimin türediği açık. Belki biraz iyimser gelecek, ben o kesimin de öyle milyonlarca olduğunu hiç zannetmiyorum. Sosyal medya çemkirmeleri ve ücret karşılığında ahlakından vazgeçmiş trol sürüsü, her sözü ve eylemi büyütmekte son derece mahir. Sayıları kaçtır, hakikaten büyük bir kalabalığı mı temsil ediyorlar kavrayamasam da, evine ekmek götürme derdinde olan çoğunluktaki milyonlarca orta halli yurttaşın düşüncelerini yansıttıklarını sanmıyorum. Umuyorum kendimi buna ikna etmeye, kandırmaya çalışmıyorumdur! (ücretli izin haktır!)

Bazı yerlerde (görebildiğimiz kadarı!) ‘yaş almışların’ karşılaştığı düşmanca tutumun, yaygınlaşan, sırtı sıvazlanan ve itibar gören şirretlikle ilişkisi var mıdır? Olmalı. Burada yaşlılığın değil, ‘fiziksel güçsüzlüğün’ belirleyici olduğunu tahmin ediyorum. Yaş almış yurttaşa kaba saba davranan birine ‘serseri’ dersiniz olup biter belki. Fakat işin içine ‘fiziksel güç ve güçsüzlük’ ya da ‘dirilik saplantısı’ girdiğinde, ucu faşizme varacak bir tartışma başlar ister istemez. Sosyal ayıklanmanın umulduğu, büyük balığın küçük balığı yediği, güçsüzün elendiği bir sistem beklentisi. Her ayrımcılık içinde az çok faşizm niteliği barındırır. ‘Arî ırk’ hayali kuranlar da eninde sonunda güçsüz ve güçsüzlüğü ya da farklılığı ölçüsünde tahammül edilemez olandan temizlemek istemiyor muydu memleketini! (ücretli izin haktır!)

Dolayısıyla büyüklerimizin karşılaştığı davranışı bir bütünün parçası olarak düşünmekte yarar var. Yaş almış bir yurttaşı küçük görmeye kalkan ve onunla dalga geçen genç insanın babası, hastane kapısında güvenliğe saldırıyor, bir benzeri hekime tükürüyor, horantası (bakın, bu sözcüğü ancak yaşlı birinden öğrenebilirsiniz!) hastane güvenliğini tartaklıyor ve muadilleri hayatın her anını milyonlarca kendi halindeki yurttaş için katlanılmaz hale getiriyor. Cümlesinin bir diğer özelliği ise, iktidar odakları karşısında yaltaklanmaları. (ücretli izin haktır!)

Hem öyle bir yaltaklanma hastalığı ki bu, kesinlikle tek bir siyasi görüşe özgülenemez. Düşünce özgürlüğünün kıt olduğu bir yerde ortalama yurttaşın devletle, yönetenlerle kurduğu ilişkide asgari de olsa samimiyet aramak saçma. Riyakârlık genel davranış biçimi olduğunda ise gerekli eleştirilerin hiç biri asıl muhataplarına yönelmiyor. Bakın, Umre’den gelen insanlara! Kâbe’ye elinizi kolunuzu sallayarak gidemezsiniz, Türkiye’de Diyanet ve vakfının (büyük kazanç getiren!) organizasyonudur bu. Salgın varken, biliniyorken o insanlar neden gönderildi? Kamuoyu tepkisi olmasa geldiklerinde karantina olur muydu? Nitekim çoğu memleketine gitti. Ne günahı var bu insanların? Neden asıl muhataba gösterilmiyor tepki?

Devlet ile yurttaşı arasında böylesine sorunlu bir ilişki varken, ‘yaşlı ayrımcılığı’ konusunu son derece doğal olan ‘kuşak farklılıklarıyla’ açıklamanın yanlış-eksik kalacağı kanısındayım. Kuşak meselesini ve hâlihazırda yaş almışların, örneğin geçtiğimiz yüzyılın yaşlılarından daha talihsiz olduğunu düşünmemin nedenlerini başka bir yazıda anlatmaya çalışacağım. (ücretli izin haktır!)

İçinden geçtiğimiz tornalardan yalnızca biri olan ve belli ki acı veren yoksunlukların neden olduğu yaraları iyileştireceği zannedilen hoyratlığın, kof kabadayılıkların ve şirretliğin vahim sonucu, ne yazık ki kuşaktan kuşağa aktarılabilir olması. Aktarıldıkça, sorunun hiçbir zaman layıkıyla kavranamaması. Yoz birine yozluğu anlatmanın ve onun kendi halini fark edebilmesinin güçlüğü. Burada sözü, geçen hafta sözünü ettiğim Ümit Kıvanç yazısına bırakmak istiyorum. (ücretli izin haktır!)

Ümit Kıvanç “Şu yaşlılar meselesi” adlı yazısında şunları söylüyor:

“Ne yazık ki, başta merak, yoğun ilgi, odaklanma, öğrenme kabiliyeti ve yeni şeyler öğrenmekten alınacak zevk, eğitim sistemimizin ve devlet düzenimizin biz küçük yaştayken öldürmeye çalıştıkları düşmanlar. Bunlardan yoksun birey, nelerden yoksun olduğunu asla fark edemiyor. İnsanın zihinsel imkânları aslında sonsuz olduğu ve sahibi dahil herkes durdurmaya çalışsa da algılama ve bilgi işleme mekanizmaları işlemeyi sürdürdüğü için, pek trajik ama, birey, nelerden yoksun olduğunu kavrayamasa da temeldeki yoksunluğunu sezebiliyor. Üstelik galiba, bunun kolay giderilemeyecek olduğunu, hızla uzaklaşan trenin arkasından koşup tehlikeyi göze alarak vagona atlamayı gerektirdiğini, trene yetişmenin artık pek zor olduğunu falan da seziyor. Cehalet bu yüzden yeniye, bilinmeyene yönelik şirretçe reddedişle birlikte bulunuyor. Muhtemelen kendini olmadığı yerlerde görmeye yönelik tutkulu ve hastalıklı arzunun kaynağı da buralarda.
Keşke insanlara yalnızca merak aşılayabilen veya en azından her bebekte gelişmesi kaçınılmaz merak duygusunu hoyratça, haşince köreltmeyen bir kültürümüz olsaydı. Aile ve devlet (eğitim), insanlara yaşlandıklarında kendilerini doyurabilecek, eğlendirebilecek vasıflar kazandırabilseydi.

Ve keşke, sokağa çıkan yaşlıları, topundan birden kurtulmaları hemen bugün için yine de kolay görünmediğinden şimdilik hoyratça azarlamakla yetinen gençler, kendilerinin de yaşlandıklarında düşecekleri duruma sebep olan toplumsal örgütlenmeyi teşhis edebilseler, henüz güçlüyken, vakitleri bolken, yeni faşistlik türlerine hayat vermek yerine, kendilerinin istikbalini kurtarabilecek dönüşümün yollarını arasalar. Bugünün gençleri, yaşlılıklarında böyle bir karantina ortamına düşerlerse, aynı kaderi paylaştıkları insanlarla dert ortaklığı etmek için her şeye rağmen sokağa çıkma seçenekleri olmayacak muhtemelen. Ve internetin şalteri de yine birilerinin elinde olacak.” (ücretli izin haktır!)

Yürekten katılıyorum Ümit Kıvanç’ın değerlendirmesine. Genç olanlar, içinde debelendikleri toplumsal örgütlenmeyi dönüştürmediklerinde ve kendilerine daha anlamlı, insancıl bir evren yaratmadıklarında, yarın bir gün daha acı verici bir ‘yaşlılığa’ mahkûm kalacaklar muhtemelen. Fakat Kıvanç’ın dikkat çektiği ‘yeni faşistlik’ türlerine hayat vermeyecek bir yaşam sürmek de, koşulların dönüşmesine bağlı eninde sonunda. Koşulları dönüştürecek olanlarla, o koşulların gelecekteki mağdurları ve bugünkü sorumluları aynı insanlar! (ücretli izin haktır!)

İşte bu son satırı yazar yazmaz, aslında asıl ‘sorumlunun’ onlar olmadığını da düşünüyorum ve bu düşünce asgari bir umudu kaybetmememi sağlıyor. (ücretli izin haktır!)

Bizi boğan, nefes almamızı zorlaştıran şirretliğin filizlendiği toprak kurutulmalı. Nasıl olur, ne yapılabilir, her birimiz hangi katkıyı sunabiliriz? Yoksa boş mu konuşuyorum? Belki. Ancak tek tek çaba harcanmadığı takdirde soluğumuz iyice kesilecek, belli…

Kitap önerisi: Gerçi Duvar’da tanıtım yazısı yazacağım ama önceden haber vereyim; Oya Baydar’ın distopyası, Köpekli Çocuklar Gecesi (Can, 2019) özellikle bugünler için çok iyi ve gerekli bir okuma. İhmal etmeyin lütfen. (ücretli izin haktır!)

Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır!

.

Facebook Yorumları

Emlak8
26.09.2020
Demokratik anayasa, helikopterden ‘düştüğü’ iddia edilen Kürt ‘kökenli’ kardeşlerimizi de kapsayacak mı?
19.09.2020
İçişleri bakanının, AYM başkanına yönelik ifadeleri üzerine…
15.09.2020
KHK'ye övgü
14.09.2020
12 Eylül anayasası, hukuku ve sona ermeyen sistem tartışması…
11.09.2020
Biz hep haklıydık ve ne yazık ki anayasalar kötüydü!
8.09.2020
'Kendimin' Diyanet'e devrini talep ediyorum...
7.09.2020
İspanyollar Franco sonrası nasıl bir sistem kurdu? Onlar da bizi kıskanıyor mu?
1.09.2020
Şehirlerdeki 'lüzumsuz yaya' varlığına son vermenin zamanı gelmedi mi!
30.08.2020
Almanya nasıl bir sisteme sahip ki, mütemadiyen Türkiye’yi kıskanıyor?
25.08.2020
Fransızlar ‘yarı başkanlığı’ benimsedi… Milli bayramlarına da değer veriyorlar!
25.08.2020
Amerikalıların derdi neydi de, ‘başkanlık’ sistemini tercih etti?
22.08.2020
Parlamenter sistemi kim, neden icat etti?
20.08.2020
Naziler durmadan yalan söylüyor ve hasımlarıyla alay ediyordu!
17.08.2020
‘Güçlendirilmiş’ parlamenter sistem ne demek?
12.08.2020
Hayırdır, yurttaşlıkta ‘köken’ esasına mı geçiyoruz?
26.07.2020
Tek karakter, tek renk, tek internet, tek sözleşme, tek…
13.07.2020
Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!
9.07.2020
Nazilerin milli diktatörlüğü...
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
2.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
29.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
8.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
6.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
27.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
12.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
6.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
3.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
19.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefret…
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş!
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
27.03.2020
Anadolu irfanı, Anadolu’nun tam olarak neresinde?
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
29.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
15.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
10.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
13.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
6.12.2018
Narsisist siyasetçiler neden bu kadar cazip?
2.12.2018
Kavala ve Demirtaş’ı hiç sevmem, ama!
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive