Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!


13.07.2020 - Bu Yazı 155 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Başlarken: “Sosyal demokratlar 1933’teki seçim mücadelesini dehşet verecek kadar aşağılayıcı bir tarzda, Nazilerin sloganlarının arkasına takılıp, kendilerinin de ne kadar ‘milli’ olduklarını vurgulamaya çalışarak geçirmişlerdi.” (Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikâyesi-Hatırladıklarım (1914-1933), Çeviren Hulki Demirel, İletişim, 2018)

Yeryüzünde laik/seküler olmayan bir demokrasi yok. Hiç mi yok? Hayır, hiç yok!

Demokrasiyi biz icat etmedik. Demokrasiyi Çinliler de icat etmedi. Ya da Japonlar. Komplekse gerek yok. Demokrasi adı verilen yönetim biçimi, dünya tarihinin belli bir döneminde ortaya çıkan ve adı burjuvazi olan yeni bir sınıfın, belli bir coğrafyada ve o coğrafyanın koşullarında, yüzyıllar boyunca eski rejimin kurumlarına karşı verdiği mücadelenin sonucu.

O yüzyıllar içinde ‘kurumları’ belirginleşti. Kavramın içeriği dönüştü, zenginleşti. Yıllar sonra, bugün hiç gündemde olmayan hatta aklımıza dahi gelmeyen başkaca ‘ilkeleri’ olacak demokrasinin. Temsili niteliği, gerçekleşme yöntemleri ve araçları, içeriği vs. dönüşecek, bambaşka haller alacak.

Biz istesek de istemesek de, her gün ‘istemeyiz’ diye bağırıp çağırsak da değişecek. Çocuklarımız ve onların çocukları bambaşka bir dünyada yaşayacak. Şimdi lügatimizde olmayan sözcüklerle konuşacaklar.

Dünyayı çoğu zaman kendi çevresinden ibaret sayan mümtaz ortalama Türkiye ahalisinin vehminin aksine, tarih boyunca olup biten ve bundan sonra da olup bitecek şeyler var. Biz istediğimiz için olmadı hiç biri ve hazzetmediğimiz için sona ermeyecek.

Hal böyleyken pek çok konunun bize göresi, size göresi olmuyor, olamıyor. Demokratik sistemi tercih etmemek mümkün, buna mukabil ‘bize göre demokrasi’ ya da ‘hukuk devleti’ diye bir şey mümkün değil. Ülkeler, topraklar her sisteme kendi rengini verir ve katkı yapabilir kuşkusuz. ‘Karşılaştımalı’ sözcüğü ile başlayan alanlar da bu sayede mevcut.

Ancak o farklı tonlar, sistemlerin ‘özüne’ ilişkin değil. Örneğin, ‘canım bizim demokrasimiz de laik/seküler olmayıversin’ cümlesinin bir değeri/anlamı yok. ‘Canım bizim tepemize yağan yağmur da ıslatmayıversin’ demek gibi bir şey!

Türkiye’nin ‘laiklik’ macerasını anlatmaya gerek yok sanırım. Çok boyutlu, bol sevaplı, bol günahlı bir tarih. Türkiye’nin ‘laiklik’ tarihini de, hemen her konuda yapıldığı gibi ‘riyakârca’ okuyup şu an içinden çıkamadığımız tüm açmazların sorumluluğunu AKP’ye yıkmak mümkün tabii. Ancak doğru değil. AKP de diğer her şey gibi bir sonuç. İktidarların ‘tarihsel-toplumsal-sınıfsal’ özelliklerini göz ardı eden her çözümleme çabası çuvallamaya mahkûm.

Ulusalcıların bitip tükenmez ve ciddiye alınabilir toplumsal temeli olmayan (nitekim kısa sürede görüldü!) eylemlerinin sorumlusu AKP değildi. Ya da ‘Türk-İslamcılık’ hevesinin ürünlerinden biri olan ‘Cemaat!’ Türkiye’nin başına bela olan Cemaat’in iktidar ile uzun yıllar süren muhabbeti ve desteği herkesin malumu; ancak o örgütlenmenin yaygınlaşabilmesindeki Türk-İslamcı damar da görülmek zorunda. Açtıkları okullar ve o okullarda Türkçe marş okuyan Afrikalı-Asyalı çocukların hali, AKP’li olmayan çoğu ‘milliyetçiyi’ de pek duygulandırdı, onurlandırdı yıllar boyu!

Hâlihazırdaki iktidar Türk-İslamcı ideolojinin bazen bir, gerektiğinde iki sıfatını birden kullandı ve kullanıyor. İslamcılığın yetmediği yerde Türkçülüğü devreye sokup muhaliflerinin bir kısmının oyunu almasa da dönemsel desteğini kazanabiliyor. Bugüne varılmasında o desteklerin payı azımsanmayacak ölçüde. Ezcümle, ‘karşı olmasına karşıyız ama bu yaptıkları da çok yerinde oldu’ buyuranların, tabiri caizse ‘boncuk arayıcıların’ verdiği omuz görmezden gelinmemeli.

Hiçbir otoriter idare iktidarının tuğlalarını tek başına örmüyor. AKP’nin de zımni ve açık destekçileri oldu. Sınıfsal dayanışma üzerine yükseldiler. Türkiye çok partili yaşamında, Cumhuriyet’in başındaki tercihle paralel, doğumu ve gelişmesi Batı burjuvazisinden farklı ve farklılığı ölçüsünde ‘asalak’ burjuvazinin egemenliği söz konusu. 1950-60 arasında birbirine giren iki parti de, burjuvazinin farklı tabakalarını temsil ediyordu ve o burjuvazinin ‘asker-sivil bürokrasi’ kanadı 1960’da iktidarı darbeyle ele geçirdi.

Sonraki yıllarda (1977 seçimlerini bir yana) egemen sınıfın baskın niteliği hiç değişmedi. 1977 seçimlerindeki küçük kazanın ‘hasarı’ ise dönemin büyük sermeyesi tarafından hızla onarıldı! 12 Mart ve 12 Eylül sisteme farklı ölçülerde ayar verdi, muhtemel sapmaları engelledi.

AKP yıllar sonra içinden çıktığı Refah Partisi’nden (Hoca geleneği, diyelim!) farklı olarak, batı sermeyesiyle tam uyum sözleriyle iktidara geldi ve neo-liberalizmin en pervasız uygulamalarını benimsedi. Bu esnada ‘kendi’ sermayesini de yarattı.

AKP muhalifi partiler de (hadi daha solda olduğu iddiasını taşıyan HDP’yi ‘çekincelerle’ bir yana bırakalım) burjuvazinin kesimlerini temsil ediyor. Bu neden önemli? Partilerin sınıfsal nitelikleri ve dayandıkları taban hesaba katılmadığında, geriye iyi ve kötü insanlar, sakin ve sinirli insanlar, demokrat ve anti demokrat insanlar, mülayim ve huysuz insanlar ayrımı kalıyor! O zaman da siyasetçilerin neyi temsil ettiklerine değil, kişiliklerine odaklanılıyor.

Hal böyleyken AKP, aslında pek çok konuda kendisine benzeyen partilerin muhalefetiyle karşı karşıya. Nitekim şu anki muhalefet partilerinin üçü ‘Cumhur ittifakından’ çıktı. Dolayısıyla iktidar ile muhalefetin bazı konularda hızla ‘yandaş’ oluvermesinin tek nedeninin oy kaygısı olduğunu düşünmüyorum. Zaten yakın değerleri savunuyorlar. İnsani açından da benzer hikâyelerden etkileniyorlar. Örneğin İngiliz sağcısı da matah değildir ama ben, ‘ceddimiz VIII Henry’ diyerek gözyaşı döken siyasetçi tipinin pek yaygın olduğunu sanmıyorum. Bizimkiler, aynı yalan yanlış tarihi mütemadiyen birbirine hatırlatıp duygulanıyor.

Sınıfsal ve kültürel yakınlık varsayımı bir yana, muhalefet uzun süredir siyasetini, oylarına ihtiyaç duyduğu ya da duyduğu saplantısına kapıldığı seçmeni ürkütmemek üzerine kuruyor. Bunun kaçınılmaz sonucu, her eylemlerinin sınırının yine Erdoğan tarafından çiziliyor oluşu.

Kendilerini tek tip inançlı seçmen olduğuna ve o inançlı seçmenin ancak bu tavra sıcak bakacağına inandırmış durumdalar. Başkaca her görüşe kulaklarını ve zihinlerini kapadılar. Hiçbiri, Erdoğan’ın Ayasofya’yı ibadete açacağını tahmin etmiyordu muhtemelen. Buna mukabil, yıllarca açılması yönündeki talepleri kendi kitlesini azarlayarak reddeden Erdoğan, pat diye açıverdi.

İktidar ve muhalefet sınıfsal açıdan aynı saflarda yer alıyor olabilir, ancak iktidarda ‘siyasal İslamcı’ ideoloji var! O ideolojinin tarihsel hayalleri, hedefleri. Nefret ettikleri değerler, insanlar ve hayranlık duydukları semboller. Laiklik düşmanlığı.

Yalnızca gündem değiştirmiyorlar, uzun süredir hayalini kurdukları çok şeyi adım adım, gerektiğinde bir adım geri çekilip zamanını bekleyerek, ama hiç unutmadan ve pes etmeden gerçekleştiriyorlar. Her şey gözümüzün önünde oluyor, hiç kimse kandırılmıyor. Ayasofya’nın ibadete açılacağı 24 Temmuz, ‘Lozan’ nedeniyle seçilmiştir herhalde. Bu arada, II. Meşrutiyet’in 23 Temmuz’da ilan edildiğini de hatırlayalım.

Muhalefet bu süreçte sürekli oyun bozmaktan söz etti ve ediyor. İktidarın seçmen kaybettiği açık. Hayli zor durumda olduğu da. Ancak hâlâ iktidardalar ve muhalefetin ‘oyun bozmak’ olarak adlandırdığı acayiplik devam ettiği müddetçe, onlara bozmaları için çok oyun sunacaklar!

Muhalefet, ödün vermeyeceği (eğer varsa!) ilkeler belirleyip ısrar etmediği ve kendi sözünü söylemediği sürece, her davranışıyla iktidar ekmeğine yağ sürmeye devam edecek.

İktidarın ‘kamplaştırma’ siyasetiyle mücadele ettiklerini dile getiriyorlar. On yıl önce belki doğru bir tespitti bu. Oysa artık açık baskı ve hâkimiyet söz konusu, kamplaştırma değil. Bir tarafın diğerine, gözü kapalı her şeyi yapabildiği koşullarda ‘kamplardan’ söz etmek mümkün mü? ‘Ayrıştırma’ sözcüğünü kullanabilmek için, ayrışanlar arasında az çok eşitlikçi bir güç ilişkisi gerekir. ‘Millet’ derken hiç duraksamadan kendi taraftarlarını kasteden bir siyasal güç, neyi ve kimi ayrıştıracak!

Okuduğunuz satırları yalnızca sembolik anlamı çok büyük olan Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması (ki ezan okunuyordu ve belli bir kısmında ibadet edilebiliyordu zaten!) nedeniyle yazmıyorum. Siyasal İslamcılar, ‘laik cumhuriyet projesine’ karşı ciddi bir simgesel zafer kazandılar kuşkusuz. Bunun oy için yapılmış olması, muhtemelen oyları artırmayacak oluşu, nüfusun büyük çoğunluğunun olup bitenle pek ilgilenmemesi vs. başka konular. Yapılanın tarihsel önemini azaltmıyor.

Kendilerini sahip olduklarına bir türlü inandıramadıklarını fethetmeye ve rövanşa doymuyorlar. Tükenmeyen bir ergenlik heyecanına sahipler.

Ayrıca 1500 yıl önce, henüz İslamiyet yokken inşa edilmiş görkemli bir ibadethaneden ‘II Mehmet’in emaneti’ vurgusuyla söz eden Türk-İslamcı zihniyetin, içinde bulunduğu halden herhangi bir rahatsızlık duymuyor oluşu da son derece anlaşılabilir kuşkusuz. Nihayetinde toprağından edilmiş Ermeni ve Rum komşularının malının mülkünün üzerinde güle oynaya yaşamış ve yaşayan bir kültürden söz ediyoruz.

Milyonlarca yurttaştan biri olarak asıl sorunum şu: Oyun bozmaktan helak olmuş muhalefet partileri, ‘devamı geldiğinde’ ne yapacak? Doğrusu, ‘Gezi Parkı’ ve ‘idam cezası’ konularının dahi tali kalacağı kanısındayım. Laik Cumhuriyet’in temelindeki yasalardan olan ‘Medeni Kanun’ gündeme getirilirse?

Olmaz mı dersiniz? Neden olmasın? Şöyle bir hatırlayalım mı son üç beş yılda yapılan yasal düzenlenmeleri ve mahkeme kararlarını? Kendi imzaladıkları İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik tepkiyi?

Peki ya Hilafet? Neler söylüyorum böyle, Mülkiyeli Kemalist-vesayetçi damarım kabardı sanırım, ben bile kendimden rahatsız oldum!

Ne tepki verir muhalefet hakikaten? Milletin değerleri? İnancımızın gerekleri? Laik/seküler hukuk? Anayasa?

AKP ile muhalefeti kıyaslamak gibi bir haksızlık yapıyor değilim. Buna mukabil, muhalefetin oyun bozma performansı ve kendi siyasetine duyduğu hayranlığın ‘laikliğe ve hukuk devletine’ büyük zarar verdiğini ve vereceğini anlatmaya çalışıyorum. Türkiye laik/seküler devlet özelliğini kaybedeli çok oldu. Anayasası’nda ne yazdığının önemi yok. Şimdi bunun ‘yadırganmaması,’ ‘kabullenilmesi’ aşamasındayız.

İktidar, muhalefeti belli açılardan kendisine benzetti ne yazık ki. Çok basit bir gerekçesi var iddiamın: Aylardır salgın nedeniyle alınan çeşitli tedbirlerin ve getirilen Anayasa’ya aykırı pek çok sınırlamanın ‘hukuka aykırılığına’ dair bir itiraz işittiniz mi muhalefetten? Peki, Ayasofya’nın ibadete açılmasına ilişkin (aslında hiç gerek olmayan, tümüyle dostlar alışverişte görsün anlamına gelen) idari yargı kararının ‘hukuksal’ içeriği konuşuldu mu? Kararı okudular mı dersiniz?

Ezcümle, artık muhalefet de neyin hukuksal ya da hukuka aykırı olduğuyla ilgilenmiyor. Olup bitenin siyasal anlamı ve sonuçlarını hesap ediyor yalnızca. Hukuk devleti ilkesi hiç bu kadar sahipsiz kalmamıştı. Akıl fikir alır gibi değil.

Muhterem okur, büyük resmi görememek, büyük oyunları bozamamak, yıllarca aynı aykırılıklara takılıp kalmak ve ne yazık ki benzer konuları yazmak, anlatılmaz bir iç sıkıntısına neden oluyor…

Bitirirken: “Hukuk devletinin yerini ikili devletin alması sadece bir belirtidir (semptom). Belanın kökenleri, tam da nasyonal sosyalizmin eleştirel olmayan karşıtlarının, ona karşı hayran olmak için iyi sebepler bulduklarına inandıkları yerdedir, yani, romantik cemaat düşüncesi ile militan kapitalizmin simbiyoza girdiği yerde.” (Ernst Fraenkel, İkili Devlet, Çeviren Tanıl Bora, 2020, İletişim.)

.

Facebook Yorumları

Emlak8
26.07.2020
Tek karakter, tek renk, tek internet, tek sözleşme, tek…
13.07.2020
Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!
9.07.2020
Nazilerin milli diktatörlüğü...
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
2.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
29.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
8.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
6.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
27.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
12.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
6.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
3.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
19.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefret…
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş!
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
27.03.2020
Anadolu irfanı, Anadolu’nun tam olarak neresinde?
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
29.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
15.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
10.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
13.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
6.12.2018
Narsisist siyasetçiler neden bu kadar cazip?
2.12.2018
Kavala ve Demirtaş’ı hiç sevmem, ama!
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive