Dün akşamki televizyon tartışmalarından birinde, her dönemin darbeci generallerine kol-kanat gererek ve her şeyi sulandırarak savunan, işledikleri suçlarını habire sisleyerek “örtme kuvveti” gibi çalışan ve bunun için tv’lerde boy göstermekten bir gün olsun geri durmayan bir gazeteci; kendisini o misyonuna öyle bir kaptırmıştı ki, kaş yarıp göz çıkarmaya başlayınca, medyanın telefonla bağlanan en büyük patronundan zılgıtı da yiyiverdi, bir güzel.

Bir adamı, bu uğurda “babasını bile satar” noktaya getiren nasıl bir duygudur acaba? Örneğin, 28 Şubat’ı, aslında birer piyonmuş gibi göstermeye çabaladıkları (garibim) generaller mi, yoksa sermaye dünyası mı, medya mı, sendikalar ya da (askerden brifing alan) yüksek yargı ve diğer üst bürokrasi mi, (hâttâ kendilerini solcu zannedip ışıkları yakıp söndürerek darbecileri kışkırtan ulusalcı) küçük burjuvalar mı yaptı ki biçiminde sorular üşüştürüp, rolleri serpiştirmek suretiyle kafa karıştıranlar, paparayı yiyince işte görüyorsunuz, nasıl da oturuyorlar totolarının üstüne şimdi ama.

Elbet de, kaynatılan “nifak aşı”nda bütün hepsinden malzemeler vardır. Lâkin fokurdayan o kazanın asıl sahibi, aynı zamanda mutfak şefi de olan generallerdir. Dış aktörlerin oyunlarını da gözardı etmeden söyleyelim ki, Türkiye militarizmi, köklerini tarihimizin derinliklerinde bulabileceğimiz ve ilhamını aldığı esamisi dahi kalmamış Prusya’yı sollayacak kadar kadim, o yüzden –tabiri caizse– yeterince de “milli”dir. Bu durum hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır.

Bunun önemi şuradadır: Askerî darbeler, vesayetin tepe yaptığı ve birikmiş basıncın şamandıradan taştığı hâllerdir. Darbe süreçlerinin biçimsel ve görece kısalıkları demokrasi aşkından gelmez. Zaten içselleştirip hepimizin kanıksamış olduğu devlet yönetimindeki askerîleşmede, süreklilik söz konusudur da ondandır.

Yâni askerî darbeler, TSK’nın İttihatçı gelenekten üreyen ve Kemalizm’le meşrulanan, sosyo-politik yaşamımızın yapısal fonksiyonları olarak görülmezler de, birtakım aktörlerin ve etkenlerin dönemsel ya da arızi tezahürleri zannedilirlerse, daha teşhisteyken yanılgıya düşülür.

İşte bu sistemik yapıyı gizlemeye ve Cumhuriyet’in köklü değişimini engellemeye çalışanlar, Türkiye’nin ilelebet eskide kalmasını isteyenlerdir. Generalleri, darbe yapmaları için sanki başkalarınca azmettirilen tali oyuncularmış gibi göstererek, masumiyet kapılarının aralanmasına manivela olmaktadırlar.

Oysa bu ortamları dahi hazırlayanlar, bizatihi gene o generallerdir. Daha düne kadar, TSK’yı dış düşmana karşı değil de, tüm ülkenin üzerine âdetâ bir karabasan gibi çöken o siyasallıklarıyla yönetebilecekleri tarzda biçimlendirmişler; devletin ve toplumun tüm yapılarını parmaklarının ucunda oynatır hâle gelmişlerdir.

O yüzden, Türkiye’deki sosyo-politik hayatın iliklerine kadar işlemiş militarizminin önüne, generaller dururken sermayeyi ya da partileri yahut yargıyı, medyayı, sivil bürokrasiyi veya başka bir şeyi koymak, çok büyük bir hatadır. Zira onlar, generallerin verdikleri roller kadar vardırlar.

Bir başka husus da, 28 Şubat müdahale sürecinin, kimi çevrelerce yorumlandığı üzere, Doğu Aktulga ya da Çevik Bir vs. gibi cuntacılık rekabetleriyle değil de, emir-komuta hiyerarşisi çerçevesinde ve tüm üst komuta kademesinin uyumuyla yürütülmüş olduğudur

Eğer anılan cuntaların varlığı kabul edilirse, o takdirde daha yüksek komuta kademelerindeki Genelkurmay başkanını ve kuvvet komutanlarını koyacak yer kalmaz. Bu işlerde herkes birbirinin maşası olup, bu darbeleri işte o sayede sıkça ve sorunsuzca yapabilmişlerdir.

Ayrıca cuntacılık, beraberinde yüksek komuta düzeyinde bir tasfiyeyi de getirirdi ki, bu da olmamıştır.

Hem zaten generaller, gerçekleşemeyen 22 Şubat, 21 Mayıs ve 9 Mart cuntaları vesilesiyle gereken dersleri çıkarmışlar; 12 Mart rejiminden itibaren, emir-komuta hiyerarşisinden şaşıp da, birbirlerine düşerek zarar görecekleri herhangi bir cuntacılığa bir daha asla heves etmemişlerdir.

Bir de, kamuoyunda imrenme duygusu yaratmak ve “Batı Çalışma Grubu” gibi yasadışı darbe karargâhlarındaki faaliyetleri bir matahmış gibi göstermek amacıyla, sürekli bir “kurmay zekâsı”ndan bahsedilegeldiği sanırım hepimizin malûmudur. Yaptıkları çalışma ve plânlamalarla ülkemizin siyasasına el koymayı marifet sanan ve verdikleri tarifsiz zararları entelektüel birikimsizliklerine açık birer kanıt olan o değerlendirme fukaralıkları, nasıl olup da zekâ kavramıyla yan yana gelir, anlaşılır gibi değildir.

Kaldı ki, dinsel umdelerin, kutsal kitapların dışına çıkamayışları nasıl bir vakıa ise, kurmayların da talimnamelerin mekaniği dışına çıkamayışları aynen öyledir. Bu da, tencerenin yuvarlanıp kapağını bulması gibi, “kışla ile cami”nin aynı minderin pehlivanlarından olmalarındaki bir faktördür.

Meselâ kurmay subayın başucu kitabı sayılabilecek olan “Karargâhlarda Teşkilât ve Çalışma Usûlleri” talimnamesini açar da bakarsanız, her şeylerin baştan sona sadece şablonlardan ve kalıplardan ibaret olduğunu görürsünüz. Analitik düşünme metodolojisine yer vermeyen bu ezberlerin yerini, ancak matbaadan gelecek bir yenisi alıp değiştirebilecektir.

Ne ki, Amerikan sistemine geçtiğimiz 1950’den beri, henüz bu, bir satır olsun olabilmiş değildir.


[email protected]

  • Abone ol