Taksim Gezi Parkı’na “Topçu Kışlası” yapılmasına karşı direniş hareketi, Türkiye’nin siyasi hayatı bakımından alınacak derslerle dolu. Başbakan dahil hemen herkesin kabul ettiği üzere direniş, çok farklı siyasi görüşlerden gençlerin katıldığı, barışçı ve demokratik bir protesto hareketi olarak başladı. Ne var ki hareket, bütün İstanbul’a, oradan bütün Türkiye’ye yayılan, Başbakan’ın 2011 seçimlerinden bu yana izlediği keyfi ve otoriter yönetim tarzına karşı çıkan, birbiriyle başka şekilde bir araya gelmeleri mümkün olmayan, çok farklı kesimleri birleştiren bir nitelik kazandı.

Hareketin öncüleri, önemli ölçüde Başbakan Erdoğan ve hükümetinin eseri olan “Yeni Türkiye”nin demokrasiye, insan haklarına, farklılığa ve çevreye saygılı genç kuşaklarıydı. Ne yazık ki hareket, askerî vesayeti diriltmek, barış sürecini baltalamak, kargaşa çıkarmak isteyen “Eski Türkiye” kalıntıları tarafından gaspedilmeye çalışıldı. İşyerlerini yakıp yıkan, polise molotof kokteylleri ile saldıran militanlar sahneye çıktı.

Gezi Parkı direnişi Başbakan’a “Yeni Türkiye”nin, askeri olsun, sivil olsun keyfi ve otoriter yönetimi kabul etmeyeceğini gösterdi. Daha önce “üst kurul falan dinlemeyeceği” mesajları veren Başbakan, hukuk devletinin en temel gereğini kabul ettiğini, Gezi Parkı için yargı sürecinin sonucunu bekleyeceğini ilan etti. Halkoylaması önererek, Topçu Kışlası’nın yapılıp yapılmaması kararının İstanbullulara bırakılması gereğini de kabul etmek zorunda kaldı.

Gezi Parkı direnişi, bir kez daha Türkiye’nin ne kadar merkeziyetçi bir idare yapısına sahip olduğunu, bu merkeziyetçiliğin şimdi neredeyse tek bir kişinin (başbakanın) elinde toplandığını gösterdi. İstanbul’a büyük hizmetleri olan Belediye Başkanı Kadir Topbaş neredeyse sahneden silindi. (Kanaatimce, kendisini yok sayan başbakana itirazını belirtmek için istifa etmesi gerekirdi.) Yerel yönetimleri, yerinden yönetimi güçlendirme ihtiyacımız bir kez daha görüldü.

Gezi Parkı direnişi, “Yeni Türkiye”nin, herkesin hayat tarzını kendi tercihlerine göre düzenlemeye kalkışan yönetim tarzını sineye çekmeyeceğini gösterdi. Ama ne yazık ki Sayın Başbakan, toplumu “bizden olanlar ve olmayanlar” şeklinde ayırmayı; “olmayanları” hainlikle, alçaklıkla suçlayarak; kendi gibi düşünmeyenlere gözdağı vermeye yönelik mitingler düzenleyerek toplumu germeyi ve kutuplaştırmayı sürdürüyor. Olan bitenleri kendi yanlışlarında arayacağına, “Eski Türkiye”nin devekuşu yöntemiyle, “iç ve dış düşmanların komploları” ile açıklamaya çalışıyor. On yılda Türkiye’ye bizzat, bin bir emekle kazandırdığı uluslararası itibarın birkaç hafta içinde yerle bir olmasına adeta çanak tutuyor. Türkiye’nin İslam ile demokrasiyi bağdaştıran, bütün İslam ülkelerine esin kaynağı olan kimliği büyük zarar görüyor. Belki en vahimi, Türkiye’yi 30 yıldır kanatan Kürt sorununun çözümü yolunda atılan adımları tehlikeye sokuyor.

Toplum açısından da altı çizilmesi gereken dersler var. Kamu kurumlarını saygın ve güçlü kılmak zorundayız. Polis aşırı güç kullandığında, insan haklarına aykırı davrandığında elbette eleştireceğiz, ama toplum olarak güvenliğimizin polis gücüne bağlı olduğunu asla unutamayız. Evet, demokrasi seçimden ibaret değildir. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı yerde demokrasi yoktur. Milli irade çoğunluktan ibaret değildir. Evet, seçilmiş hükümeti, demokrasiyle, insan haklarıyla, hukuk devletiyle bağdaşmayan uygulamalarından dolayı gerektiğinde en sert şekilde eleştireceğiz, ama demokrasinin seçimle gelen hükümet demek olduğunu da bir an dahi unutamayız. 

  • Abone ol